Nesilden nesile aktaracağımız ‘Travma’ olarak hafızalarımıza ve ruhumuza kazınan büyük felaketin üzerinden tam bir yıl geçti.

6 Şubat 2023!

Ardı ardına gelen 2 büyük deprem ile 11 ilimiz neredeyse tamamen yok oldu. 53 bin 537 insanımız hayatını kaybederken, 107 bin 213 insanımız da yaralandı.

53 bin 537 insan!

9 saatlik zaman aralığında gerçekleşen iki büyük deprem, ardından kaybolan 53 bin 537 kahkaha, aşk, dostluk, sevinç, umut, sevgiler, hayal, arkadaş… Yitip giden insanlar…

Geride yaralı kalan 107 bin 213 kişi…

Hiç şüphesiz onlar dünyanın en güçlü insanları. Nasıl dimdik ayakta kaldılar, nasıl mücadele ettiler…

O zamanlar bir televizyon kanalında çalışıyordum, yutkunarak yaptığımız yayınları hatırlıyorum. Gelen görüntüleri yayıncılık kuralları gereği ayıklayabilmek adına izlediğimiz,  nefes alamayarak yazdığımız haberleri, ağlaya ağlaya yaptırdığımız montajları hatırlıyorum…

En çok da profesyonel olmakta zorlandığımızı…  acı o kadar büyük ki, acı o kadar derindi ki, profesyonelliğin bir noktada tamamen hepimizin elinden kayıp gittiğini izledim…

Yayınlarda, enkaz altında kalan insanların kurtulmaları için dualar ettiğimizi, nefesimizi tutarak beklediğimizi, canlı bir insan çıkarıldığında çığlık çığlığa sevindiğimizi ama kaybettiğimiz canlar için içten içe haykırarak ağladığımızı hatırlıyorum…

Hiç unutmuyorum, bağlantı yapmak için Hatay’da muhabir arkadaşımla yaptığım o telefon konuşmasını…

‘Alo’ dedim.

‘Özge burası felaket’ dedi, kısık sesle ağlayarak…

‘Bir yere geçin, size bağlanacağız’ dedim.

‘Burada yapamam’ dedi.

‘Tamam bulun bir yer çabuk olun’ dedim.

‘Enkaz altından insanların çığlıkları geliyor, biz sokakta parmak ucumuzda yürüyoruz’ dedi…

Dondum kaldım bir süre, sesim çıkmıyordu, çıksaydı da  ne söyleyebilirdim ki, ağlamaya başladım, ve telefonu kapattım… Hala o telefon konuşmasını aşamıyorum. Yaşayıp nefes aldığım için utandığım en acı konuşmaydı.

Böyle zamanlardan geçtik de geldik, üstelik bizler olayın dışarıdan izleyicileriydik; yaşayanları değil…

Sonra hepimiz çok şeyler yazıp çizdik, suçluların bulunup cezalandırılması adaletin yerini bulması için, çok şeyler konuştuk her gün her dakika her saniye…

Peki ya, adaletin sağlanabilmesi için 53 bin 537 canın ölmesi mi gerekliydi?

6 Şubat’tan önce hiç önlem alınamaz mıydı?

Kolon kesen marketçi, usulsüz bina diken müteahhit, dere yatağına yapılan evlere izin veren kişiler, eski evleri denetime sokmayan görevliler bunlar tespit edilemez miydi?
 
Elbette, edilebilirdi. Devletin çalışan, aksayan sistemlerini yargılamadan önce dönüp kendimize baktık mı?

“Kolon keserken sorduk mu, insan olmak bu mudur?” diye, “çimento yerine kum koyarken sorduk mu, biz insan mıyız?” diye, görmezden gelirken hiç geçti mi aklımızdan insan olmadığımız…

Geçmedi tabii…

6 Şubat’tan sonra neden 53 bin 537 insanımız için adalet aramaya başladık.

Şimdi adalet yerini buldu mu gerçekten, vicdanlarımız daha mı rahat?

Rahat demek ki, 1 yıl geçmesine rağmen hala konteynerler de çadırlar da yaşayan insanlar var…

Evladını, annesini, babasını, kardeşini, ağabeyini, eşini, sevgilisini kaybeden insanlara hayalleri ve hayatları yarım kalmış insanlara soralım bunu…

Bu hepimize acı bir ders oldu, şimdi kolon keserken, kum kullanırken, onay verirken 53 bin 537 insanımız aklımıza gelsin, ve hiçbir zaman aklımızdan çıkmasın, artık hepimizin insan olabilmesi dileğiyle…

Kahramanmaraş, Hatay, Adıyaman, Osmaniye, Gaziantep, Şanlıurfa, Malatya, Diyarbakır, Adana, Kilis ve Elazığ’da yitip giden 53 bin 537 canımız.

Unutmadık…
Asla unutmayacağız, bu acının ateşi hiçbir zaman yüreğimizde sönmeyecek…