$ DOLAR → Alış: 4,55 / Satış: 4,57
€ EURO → Alış: 5,34 / Satış: 5,36

SON DAKİKA:

BURDA KONUŞURDUK YASAK DİLİMİZİ

Hukuk fakültesini yeni kazanmıştı. Büyük bir coşku, sevinç ve dualarla uğurlanmıştı üniversiteyi okuyacağı şehir olan istanbul a. çok karanlık yıllardı, yasaklar hayatı yaşanmaz kılmıştı onlar için.

Kurtuluş BAŞTİMAR
Kurtuluş BAŞTİMAR
  • 03.03.2018
  • 232 kez okundu

Hukuk fakültesini yeni kazanmıştı. Büyük bir coşku, sevinç ve dualarla uğurlanmıştı üniversiteyi okuyacağı şehir olan istanbul a. çok karanlık yıllardı, yasaklar hayatı yaşanmaz kılmıştı onlar için. Üzerlerine üzerlerine geliyordu korkular, sıkıntılar ve tehditler , onlar yaşamaya tutundukça. Otobüs durağına Yılmaz ın annesi, babası , kız kardeşi ve neredeyse tüm köylüler gelmişti. Köylerinden bir hukukçu çıktığı için hepsi çok gururlanıyorladı. On iki Eylül ün insan hayatları üzerinden geçip gittiği yıllardı.
Otobüs kapısı kapandı ve kaptan otobüsün yönünü gurbete çevirdi. Önlerinde öncekilerin hasretlerini bağrına basmış, gidenlerden bazılarını hiç geri getirmemiş, yalnızlık şarkılarının bestekarı yol kıvranmış uyuyordu. Üzerinde yol alanları yüreklerindeki hasretten tanıyordu akşamın kızıllığını misafir eden yol.
Çok sessiz bir uğurlama olmuştu Yılmaz`ın ki . Otobüs garında ellerinde silahlı askerler dolaşıyordu. Bazılarına kimlik soruyor, araçların içerisini kontrol ediyor ve hakkında arama kararı çıkarılanları arıyorlardı. Köylüleri, annesi ve babası sadece el sallıyor ve ağlıyordu. Çünkü kürtçe konuşmak yasaktı ve konuşanların yaka paça götürüldüğü zamanlardı o dönemler. Annesi göz yaşları ile yolcu etmişti oğlunu. Kendi dilinde “uğurlar olsun“ demeden, diyemeden. Bir sözle bölünmesin diye binlerce yıl kardeşçe yaşamış iki millet, gözlerinden akan yaşlar yanaklarından süzülerek, kendi dilinde “elveda oğul“ diyememenin yumruk gibi oturduğu göğsüne düşüyordu.
Yılmaz doğudan yola çıkmıştı… olmayan sınırlar ile ayrılmış, gitmeyenlerin ön yargıları ile dolu olan, gelmeyen beklenenleri gönüllerinde misafir etmekten yorulmamış koca yürekli insanların yaşadığı doğu dan… yaşadığı yere “doğu“ denildiğini zorunlu görevler ile, askerlik hikaylerinde duymuştu. Oysa onun çözdüğü test kitapları arkasına yazdığı öykülerde hep Türkiye vardı. Bir ve bölünmez bir Türkiye. Omuz omuza çarpışılarak kazanılmış ülkem deyip sahiplendiği Türkiye.
Kafasını koltuğa yasladı ve kimse duymasın diye içinden yasaklanmış dilde dengbej lerden dinledikleri hikayeleri tekrarladı.
Aradan tam sekiz yıl geçmişti… bu geçen zaman zarfında çok şey değişmişti. Hatta o kadar değişmişti ki herşey, hiçbirşey tanıdık gelmiyordu. Yılmaz `in ailesi istanbul`a taşınmıştı.Babasını kaybetmişti. Yılmaz İstanbul da çok iyi bilinen başarılı bir avukat olmuştu. Bir sabah Yılmaz duruşmaya gitmeden annesi kahvaltısını hazırlamış evin balkonunda oturmuştu. Balkonun demirlerini iki eliyle sımsıkı kavramış bir şekilde ayağa kalktı. Gözlerini kapadı ve havayı derin derin soludu. Bütün İstanbul onun memleketine olan özleminden kaynaklanan bu haline bir anlık saygı duruşunda bulunuyordu sanki.. etrafta kulakları delen bir sessizlik.. Masmavi gökyüzüne asılı duran köpürmüş bulutlar, yıllar yılı soydaşları ayırmış bir demir perde gibi çekiliyor aradan ve dokunuyor yüzüne önce köyünde doğmuş güneşin ışıkları. Yılmaz kahvaltı masasına otrudu ve çayını doldurmadan annesi arkasını dönmeden:“ Köyümüzün toprak kokusunu duyuyorum oğul, beni orya götürür müsün“ dedi. Yılmaz şaşırmıştı annesinin onu farketmesine.
Yılmaz bütün işlerini iptal edip ilk uçakla annesini yanına alarak Ağrı`ya gittiler ve bir araba kiraladılar. Şehir merkezinden çocukluğuna, gençliğine, kavgasına, sevinçlerine ve köyüne giden yolu sabırsızlıkla almaya koyuldu. Köye yaklaştıkça yüreği yerinden çıkacak gibi oluyordu. Annesi koltuğundan doğruldu. Altında kırışıklıklar birikmiş gözleri ile baktı köyüne doğru.
Yavaşça durdurdu arabayı Yılmaz. Yolun kenarına çekti. Bütün evlerin damları çökmüş, duvarları yıkılmış, köyün isminin yazıldığı tabela okunmaz hale gelmiş, patika yollar otlanmıştı. Etrafta canlı hiçbirşey kalmamıştı. Evlerin pencerelindeki demirler kalmıştı birde rüzgar estikçe yorgun yorgun açılıp kapanan üç –dört tahtası kalmış tahta kapılar. Yılmaz`ın annesinin yüzündeki ciddiyet ve hüzüne gözlerinden akan bir kaç damla gözyaşı eşlik ediyordu. Yılmazdan kendisini Kendi evlerinin tek ayakta kalan duvarının yanına götürmesini istedi. Yavaş yavaş adımlarla ilerlediler. İkisi de duvarın dibine oturdular. Yüzlerinde tarifi imkansız bir hüzün vardı. Annesi tekrar gözlerini kapadı başını göğe dikerek derin derin çekti içine toprak kokusunu. İstanbulda ki kokuya ne kadar benziyordu. Ta oralardan köyünün toprak kokusunu almıştı. Yılmaz bi şigara yaktı. Annesini izliyordu. Annesi titrek bir sesle : bu duvar oturma odamızdı ve sessiz sessiz burda konuşurduk yasaklanmış dilimizi oğul. Dedikten sonra çenesi göğsüne usulca düşüverdi. Bu onun son cümleleri olmuştu ve köyünün toprağı ona sadık kalmıştı. Bin yıllık acıları bağrına bastığı gibi onu da basacaktı bağrına beklenenlerin hiç gelmediği bu topraklar …

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ

Düşüncenizi Paylaşın

Önceki yazıyı okuyun:
‘İhracatta moral veren artış trendi sürecek’

Kocaeli Sanayi Odası Başkanı Zeytinoğlu, "İhracatta moral veren bu artış trendinin süreceğini bekliyoruz." dedi.

Kapat