İKİ AYRI DÜNYA

Murat işini bitirdikten sonra daha fazla şüphe çekmemek için dükkânına doğru yola koyuldu. Yaklaştığında dükkânın önünde bir grup askerin olduğunu gördü ve adımlarını daha da hızlandırarak yürüdü.

İKİ AYRI DÜNYA

Murat işini bitirdikten sonra daha fazla şüphe çekmemek için dükkânına doğru yola koyuldu. Yaklaştığında dükkânın önünde bir grup askerin olduğunu gördü ve adımlarını daha da hızlandırarak yürüdü. Dükkânın altı üstüne gelmişti. İçeride, başparmaklarını kemerine geçirmiş, sağa sola emir yağdıran bir komutan ve onun emirlerini yerine getiren askerleri gördü. Murat içeri girer girmez:
“Neler oluyor burada!” diye çıkıştı.
Emir yağdıran, göbeği kemerin üzerinden taşmış, ensesi katlanmış, kırmızı yüzlü bir komutan arkasından gelen bu sese ağır ağır döndü. Kıpkırmızı yüzünde küçücük kalmış mavi gözlerini büyüterek:
“Sen daha iyi bilirsin neler olduğunu.”
Murat komutana yaklaşarak “Neden bahsettiğinizi ve dükkânımı neden bu hale getirdiğinizi bilmiyorum ve bir açıklama bekliyorum.”
Komutan başındaki şapkasını çıkararak alnındaki teri silip şapkasını tekrardan başına koyduktan sonra burnu, Murat’ın burnuna değecek kadar yaklaşıp, gözlerini gözlerine dikerek:
“Bir komünisti arıyoruz.”dedi.
“Hangi komünisti?”
“Komünist bir yazar.”
“Komünistlerle işim olmaz, ayrıca komünist yazar diye birini de bilmem.”
“Ama senin samimi bir arkadaşınmış.”
“Yalan! Ben kendi halinde, helalinden ekmek parasını kazanmaya çalışan bir esnafım.”
Komutan arkasında duran askerlerden birine eliyle bir işaret verdi. Askerlerden birisi elinde Ahmet’in öykü kitabını getirdi. Kitabı eline alan komutan sert bir şekilde masanın üzerine vurarak:
“Bu ne peki öyleyse?”
“Bu kitabın yazarını tanırım. Komünistlikle bir alakası yoktur.”
“Yazdığı öyküler öyle görünmüyor ama.”
“Ben kitabımı okurum. İnsanların düşüncesi beni ilgilendirmez.”
“Senin de ne okuduğun bizi ilgilendirmez. Yazarı tanıdığına göre nerde olduğunu da bilirsin. Söyle bakalım nerde?”
“Bilmiyorum, bilmiyorum dedim.”
Komutan askerlere Murat’ın alınması emrini verdi. Apar topar askeri araca koyup götürdüler. Nezarethanede uzun süre beklettikten sonra vaktin bir hayli geç olduğu anda çıkarıp bodrum kata indirdiler. Askerler, Murat’ı hırpalayarak bir odaya aldılar. Odada bir masa ve sandalye vardı. Sandalyeye oturtulan Murat, tepesindeki parlak lamba yüzünden gözlerini kıstı. Hiçbir şey görünmüyordu. Karşısındaki karanlık boşluktan bir ses duydu: “Nerede?”
Murat sesin karşıdan geldiğinden başka bir şey anlamamıştı. Tepesindeki ışık gözlerini rahatsız ediyor, ona bir türlü alışamıyordu. Lambanın uzun süredir yandığı yüzünü kavururcasına vuran ısısından belli oluyordu. Karanlıktan bir ses daha duyuldu: “Bağlayın ellerini”. Sağında ve solunda dikilen askerler, Murat’ın ellerini plastik bir kabloyla arkadan sandalyeye bağladılar. Aniden ışığın altında beliren, uzun, geniş ve avurtları sarkmış yüzünde neredeyse dışarı fırlayacakmış gibi duran, içi kan dolu gözleri gördüğünde irkildi. Ağzındaki sigaradan çıkan dumanlar kafasının etrafını sarıyor, bu ona daha da ürpertici bir görüntü veriyordu. Avuç içleri masanın köşesini kavrayacak şekilde masayı kavrayıp, öfkeyle bağırdı.
“Ahmet nerede?”
“Ahmet diye birini tanımam.”
“Dükkânında tanıdığını söylemişsin ama.”
“Kitabını okudum sadece. Herkes okuyordu sıkıyönetim ilan edilmeden. Suç mu?”
“Suç tabii! Adam halkı isyana teşvik etmiş. İki ayrı dünyanın varlığıymış, fakir köylülermiş… Ne bunlar? Propaganda değil mi?”
“Hiçbir siyasi olaya katılmamıştır. Bu işlerle bir bağlantısı olacağını sanmam.”
“Ona biz karar veririz, sen değil.”
İçeriyi bunaltıcı bir sıcak basmıştı. Sorgu yapan kişi gömleğinin kollarını sıvadı ve sözlerine devam etti:
“Bu sandalyede kaç kişi artistlik tasladı ama ben sizin gibileri nasıl öttüreceğimi çok iyi bilirim.”
Masadan doğrularak, ellerini arkasında bir patron gibi birleştirip, Murat’ın etrafında birkaç tur attıktan sonra askerlere “Yan tarafa alın bunu!” dedi. Askerlerden biri Murat’ın koluna girerken diğeri, hemen yanlarındaki duvardan bir kapıyla ayrılan bölmeye geçerek ışıkları açtı: karşıda, zeminden yükselen küçücük bir pencereden içeriye mavi gökyüzündeki Ay’ın ışığı doluyordu. Sıvası dökülmüş, taşları görünen duvarlarda birçok çığlığın, feryadın yankılandığı insanın aklına gelen ilk düşünceydi. Odanın ortasında duvardaki bir noktaya bağlı, paslı ve büyük bir elektrikli sandalye duruyordu. Murat’ı sandalyeye oturttular ve ellerini, ayaklarını sıkıca bağladılar. Domuzu andıran görüntüsüyle sorgu yapan kişi eline kablolardan oluşan düzeneği çalıştırmak için üzerinde bir düğme olan kumandayı aldı. Yüzünü şeytani bir gülümseme aldı. Sararmış dişlerini göstererek güldüğünde kanlı gözleri nerdeyse kaybolacak kadar küçülüyordu. Ansızın suratı düştü ve ciddi bir ses tonuyla:
“Son kez soruyorum, nerde o Ahmet denen herif? Söyle yoksa cereyanın tadına bakmak zorunda kalacaksın!”
“Bilmiyorum dedim. Hem bilsem de söylemem.”
“Sen bilirsin öyleyse.”
Elindeki düğmeye basmasıyla birlikte Murat’ın insanın tüylerini ürperten çığlıkları odayı sarmıştı. Dişlerini sıkarak konuşan adam “konuşacaksın, bu sandalyeden senin gibileri çok geçti.” diyordu. Murat’ın kafasına konulan ıslak süngerin etkisi azalmış ve hiç etki etmez hale gelmişti. Bu da onun saçlarının yanmasına sebep olmuştu. Elektrik verildiği zaman sandalyeden fırlayacak gibi sarsılıyor ve saçlarından çıkan yanık kokusu askerlerin midesini bulandırıyordu. Elektrik kesilince çenesi göğsüne değecek şekilde, başı önüne düşüyordu.
Sabah olmak üzereydi. Murat’a başka işkenceler de yapıldı ancak ağzından bir kelime dahi çıkmamıştı. Şafak sökmeden askerler onu dükkânının önüne bir leş gibi bıraktılar. Yüzü tanınamayacak hale gelen Murat güçlükle dükkânının üstündeki evine çıkabildi ve salonda yere yığıldı.

Avatar
Kurtuluş BAŞTİMAR( [email protected] )

YORUM ALANI

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.