$ DOLAR → Alış: 5,36 / Satış: 5,38
€ EURO → Alış: 6,10 / Satış: 6,12

PALETLERİN ALTINDA EZİLEN UMUTLAR

Kurtuluş BAŞTİMAR
Kurtuluş BAŞTİMAR
  • 29.09.2018
  • 201 kez okundu

Takvim yaprakları 12 Eylül 1980’i gösteriyordu. 11 Eylül’ü 12 Eylül’e bağlayan geceydi. Tüm ülke insanı ve şehirler gecenin karanlığı altında masum bir şekilde uyuyordu. Sabahına uyanacakları günü ve o günün izleri herkesin hafızalarına kazınacaktı. Ülkenin demokrasi sayfasına kara bir leke olarak geçecek olan darbe planı hazırlanmış, tanklar gece saat üç sularında caddelerde dolaşmaya başlamıştı. Her şey hazırdı. Düğmeye basmak için sadece bir emrin gelmesini bekliyorlardı. O emir çok geçmeden geldi. Halkı uyuduğu yatağında yakalamıştı 12 Eylül.

12 Eylül sabahı, Ahmet’in kapısı kırılasıya dövülüyordu. Ahmet yataktan yıldırım hızıyla fırladı. Ne olduğunu anlamadan koşup kapıyı açtı. Kapıda duran kişi Hüseyin’di. Ahmet ilk defa onu bu kadar korkmuş görüyordu.

“Hüseyin, hayırdır ne bu telaş!” dedi.

“Abi caddeler bomboş, tanklar geziyor her yerde. Askeri darbe oldu.”

Ahmet’in haber karşısında dili tutulmuş, uykulu gözleri kan çanağına dönmüştü. Hüseyin, yere çökmüş başını ellerinin arasına almış hüngür hüngür ağlıyordu. Onu böyle görünce Ahmet soğukkanlı olmaya çalıştı.

“Kendine gel Hüseyin. Ortalık daha da karıştı demektir bu. Ağlamanın zamanı değil.”

“Etrafta ölüm sessizliği var, kıraathaneyi açmaya gelirken gördüğüm askerler ‘dışarıda dolaşmak yasak’ dediler. Ben de kendimi buraya attım.”

Ahmet, Hüseyin’i kolundan kaldırıp içeri getirdi. Kapının arkasında asılı duran radyoyu açtığında darbe anonsu okunuyordu. İkinci bir emre kadar sokağa çıkma yasağı getirilmişti. Birkaç gün sonra tahliye olacak olan Habib ve Nazmi Usta ile nasıl irtibata geçeceğini düşündü. Bütün çatışmalar bir günde bastırılmış, caddeler boşaltılmış, sendika ve derneklerin faaliyetleri tamamiyle durdurulmuştu. İnsanların yurtdışına çıkışları yasaklanmış, ülke genelinde tutuklamalar başlamıştı. İnsanlar artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordu. Etrafta ölüm sessizliği kol geziyordu. Caddelerde sadece tanklar ve askerler görünüyordu. İkinci bir emre kadar herkes içeride bekledi. Ve sokağa çıkma yasağı kaldırılınca insanlar akın akın ekmek ve diğer ihtiyaçlarını karşılamak için bakkallara, marketlere koştular. Bütün siyasi partiler feshedilmişti. Ülkenin tek kanalından darbe anonsunun ardından sürekli olarak marşlar okunuyordu. Gazete manşetleri, “ordu yönetime el koydu”, “Türk silahlı kuvvetleri sabaha karşı idareyi eline aldı” şeklindeydi. Ülkeyi kasıp kavuran kargaşa bir günde bastırılmıştı ama insanların şimdi daha da çok korkuyordu. Tankların paletleri altında ezilen sadece caddeler değildi. Demokrasi, umutlar ve insanlık onuru da tankların paletleri altında ezilip gitmişti. İnsanlar artık bundan sonra ne olacağını, onları nasıl bir geleceğin beklediğini öğrenmek istiyordu. Bu darbeyle birlikte bir dönem daha kapanmıştı.

Ahmet’in korkusu ülkesi içindi. Çünkü bu zamana kadar ne bir ideoloji savunmuş, ne de çatışmalara girmişti. Ve hayatında hiç korsan yürüyüşlere katılmamıştı. Sağa sola sapmadan sadece kendi bildiği yolda dosdoğru yürümüştü.

Aradan belli bir süre geçmişti. Caddelerde tanklar hâlâ yürüyor, askerler caddeleri sıkı bir şekilde kontrol ediliyordu. İnsanlar kimlik soruluyor, tutuklamalar hız kesmeden devam ediyordu. Şehrin duvarları arananların resimleriyle dolmuştu. Bu kişileri görenlerin acilen sıkıyönetim bölgelerine bildirilmesi isteniyordu. İnsanlar caddelerdeki askerlere, tanklara alışmaya başlamıştı. Hayat normale dönüyordu. Ama başka bir dönem başlıyordu ve buna alışmak bir hayli zaman alacaktı. Bütün muhalif sesler susturulmuş, sansür alıp başını gitmişti. Hapishaneler, yazarlar, akademisyen ve gazetecilerle dolmuştu.

Ahmet üzerini giydi. Kimliğini yanına alıp almadığını kontrol etti. Daha sonra merdivenlerden aşağı inerek kıraathaneye doğru yürümeye başladı. Köşe başlarında askerler, caddeleri kapatmış tanklar gördü. Kıraathaneye vardığında, her gün gelen insanların yerinde yeller esmekteydi. Özellikle de genç kuşağın oturduğu sandalyeler ve masalar boş kalmıştı. Hüseyin, kendisini her zamanki gibi güler yüzle karşılamış ve demli çayını ikram etmişti.

İçi kıpır kıpırdı. Sandalye çekerek Ahmet’in yanına oturdu. Dışarıda kol gezen korkuya ve hüzne inat yüzündeki sevinci görünce öğrenmek için sordu:

“Nasılsın Hüseyin?”

“Çok iyiyim abi. Sen nasılsın?”

“Hamdolsun. Sende bir hal var ya, anlat hele.”

Hüseyin iyice Ahmet’in yanına sokularak kimsenin duymayacağı kadar kısık bir ses tonu ile:

“Bugün Habib abi çıkıyor.” dedi.

“Ah, nasıl aklımdan çıkmış! Sıkıyönetim aklımı başımdan aldı. Nereye gelecek, buraya mı yoksa eve mi? Gerçi evini de bilmiyorum.”

“Yok, abi hemen eve geçecek.”

“Anladım. Çok sevindim… Canım kardeşim çıkıyor!”

Ahmet bir yandan aldığı bu güzel haber karşısında sevinirken, bir diğer yandan ülkenin içinde olduğu halden dolayı çok üzülüyordu. Çayını içtikten sonra Hüseyin’i çağırdı ve çay parasını verdi. Kıraathaneden çıktı ve Murat’ın dükkânına doğru yürümeye başladı. İçini dökecek, dertleşecek birilerine ihtiyaç duyuyordu. Murat’ın dükkânına doğru yürürken, her yerde gördüğü manzara aynıydı: Tutuklanıp götürülen insanlar, tanklar ve askerler… Murat’ın dükkânından içeri girdiğinde Murat masasında oturmuş, gazetelere gömülmüştü. Ahmet’in içeriye girdiğini bile fark etmemişti. Ahmet gür bir ses tonuyla:

“Selamünaleyküm. Hayırlı işler Murat Bey.”

Murat derin bir uykudan uyandırılmış gibi boş bakışlarla Ahmet’e uzun uzun baktı ve sonradan yüzünde bir ciddiyet belirdi:

“Ooo, abi sen miydin? Ve aleyküm selam. Hoş geldin abi, sefalar getirdin.”

“Hoş bulduk. Gazetelere fena halde gömülmüşsün.”

“Öyle valla abi. Yazılıp çizilenler hiç de iç açıcı değil. Bir sürü insan tutuklanmış.”

“Daha tutuklamalar devam edecek, o kadarla da sınırlı değil.”

“Allah yardımcımız olsun. Ne içersin abi?”

“Bir çayını içerim Murat.”

Murat arkada eşyaları düzenlemekte olan çırağına iki çay getirmesini söyledi. Uzun uzun ülkenin içinde bulunduğu durum üzerine konuştular. Murat, Ahmet’in durum hakkındaki görüşlerini öğrenmek istiyordu. Ve kendisine gündemi değerlendirmesi için sorular soruyordu:

“Darbe hakkında ne düşünüyorsun abi?”

“Darbeler hiçbir zaman demokrasi getirmez Murat. Her zaman ülke için bir utançtır darbeler. Gazetelerden okuyoruz, meclis çalışmaz durumda, hükümet indirilmiş ve tamamen yönetim silah altında. Eleştiren tüm insanlar içeri tıkılıyor.”

“Yakında infazlar da başlayacakmış abi.”

“Başlar. Şu an bile içeridekilere psikolojik baskılar başlamıştır.”

Konuşma bu şekilde sürüp giderken çırak çayları getirdi. Ahmet çayını yudumladıktan sonra yüzünü saran dertli bir ifadeyle sordu:

“Senin işlerin nasıl gidiyor Murat?”

“Durgun abi.”

“Öyle ya, millet hala sokağa çıkmaya korkuyor. Dışarıda ne olup bittiği belli değil ki. İçeri girenler işkence korkusuyla, dışarıdaki insanlar da nerde ve ne zaman içeri alınacakları korkusuyla yaşıyorlar.”

YAZARIN SON YAZILARI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ

Düşüncenizi Paylaşın

Önceki yazıyı okuyun:
DÜNYA KAHVE GÜNÜ

Sabah uyandığınızda burnunuza mis gibi gelen kokunun adı, çalışırken bedeninizi dirilten şeyin adı, sabahlamaların durağı olan Kahve’nin bugün bize armağan...

Kapat