SÜRGÜN DÜŞÜNCELER

SÜRGÜN DÜŞÜNCELER

Dışarda kulakları sağır eden sessizliği zaman zaman duyulan köpek havlamaları deliyordu.Gökteki yıldızlar tüm çıplaklığı ile gecenin bağrında, başını sevgili omzuna yaslamış bir kadın kadının gözleri kadar parlak ve umutlu görünüyor. Ay öylesine parlak, öylesine beyaz ki ona inançla bakan insana tek görevinin yarınlar için mücadele ve onurlu bir yaşamak olduğunu hissettiriyor.Ve gökyüzü öylesine zifiri karanlık ki, insanoğluna:“Pes etme, vazgeçme çünkü en güneşli ve ışıltılı günler hemen ardından gelecek, yarınlar ve doğacak güneş heybemde”diyor.
Ellerini başının arkasında birleştirerek öylece bir süre bekledi.Gözleri, kabarmış, su ve rutubetin ayrılmaz ikilisi olarak yıllar yılı misafiri olduğu tavanda bilinmez bir noktadaydı.Yatak sanki iğneliyordu onu. Uyuyacak kadar vakti yoktu. Üzerinde ki yorganı kaldırarak yatağında doğruldu. Masanın üzerinde duran kalın, erimiş ama gecenin karanlığına karşı titrek bir alev de olsa taşımış olan mum hala yanmaktaydı.Masanın üzerinde bir sürü kağıt darma dağınık duruyordu. Masanın etrafına buruşturulmuş kağıtlar ve sigara izmaritleri dağılmıştı.Yatağının yanındaki pencereyi açtı ve masaya doğru yöneldi. Masanın üzerinde duran paketten bir sigara alarak pencereye doğru yürüdü. Dışarda, gece tüm köyü bağrına almış ve ancak ve ancak anne kucağında ki bir huzur ile uykunun keyfini sürüyorlardı.Derin derin içine çekerek tertemiz köy havasını, sigarasını yaktı.
Kaçak olarak gelmişti bu köye.Köy halkı onu hep öğretmen diye çağırırdı ama öğretmen değildi.Evinden hiç çikmaz, ara sıra köy meydanında bulunan bakkaldan çok az miktarda peynir, zeytin ve sigara satın alırdı.Masasının yanından çay eksik olmazdı.Sürekli çokca çay içer ve yazardı.Köy halkı onun kitaplarını gizli gizli okurdu.Çünkü yasaklıydı. Ve hepsi onun polisten, jandarmadan kaçarak bu köye geldiğini biliyordu. Ama benimsemişlerdi onu ve kucaklarını açmıstı halk ona. Arkasında eşini ve bir erkek çocuğunu bırakmıştı.Her yerde aranıyordu. Çünkü köy halkını örgütlemek ve ayaklandırmak, hükümete karşıt yazılar yazmaktan suçlanıyordu. oysa içinden gelen şeyleri yazmaktaydı.
Sigarasından çıkan dumanlar kafasını, memleket özleminin bit yüreği sarrmaladığı gibi sarmıştı. Sigarası bittikten sonra masaya döndü ve tekrardan yazmaya başladı. Bu kez ne yarım kalan bir roman ne de bir hikayeydi yazdığı. Bir mektubun satırlarıydı karaladıkları.
Mektubu tamamladıktan sonra masada uyuya kalmıştı.Kapısı dövülürcesine çalınıyordu.Yerinden kalktı ve yazdığı mektubu cebine koydu.Kapıyı “Kim o ?” bile demeden açtı. Açar açmaz içeriye jandarmalar daldı ve emirler yağdırarak kollarına kelepçe vurdular ve trene bindirdiler.Hiçbir şeyi düşünmek istemiyordu.Ne onu kimin muhbirlediğini ne de jandarmaların onu nasıl bulduğunu. Ama yüzünde nedeni belli olmayan bir gülümseme vardı. Sanki yazacağı her şeyi yazmış ve görevini tamamlamiş bir insanin yüze vuran gülümseyişiydi bu. Bindiği trenin kendi köyünden de geçeceğini biliyordu.Ama durup durmayacağından emin değildi.Yanında iki jandarma, cebinde bir mektup, acı acı düdük çalan tren ile şafak vakti doğan güneş ışınlarını raylar üzerine salmışken ilerliyordu. Gözlerindeki hayal, parlayan raylar arasında koşusuyordu köyüne doğru.
Köyüne doğru yaklaştıkca heyecanı artıyordu.Köyü yavaş yavas belirmeye başladı.İçini hüzünle birlikte bir sevinc kapladı.Köyüne yaklaşıyordu. Hiçkimse farkında değil onun köye doğru gelişinin ne karısı ne çocuğu ne de köylüler. Yol kenarında birkaç kişinin olduğunu gördü umutlandı. Eşi ve çocuğu olabilir miydi aralarında.? Tren yaklaştıkça hızını arttırdı, durmayacağı belli olmuştu.Biran boş bulunup elini cebine götürdü ama kelepçeyi farketti. Jandarmalar anlamıştı durumu ama birşey yapmadılar.Tren iyice yaklaşmıştı. Gözlerinden yaşlar akarak çenesinin altında buluşuyordu.Çünkü karısını ve çocuğunu tanımıştı. Karısının ve kendisinin resminin olduğu kolyeyi mektuba sararak fırlattı karısına doğru.Tek kelime söylememişti tren geçerken.Çünkü kendisini o halde görmelerini istemiyordu.Saçı sakalı uzamış, iyice halsiz düşmüştü. Görseler de tanıyamazdılar zaten. Fırlattığı kolye ve mektup karısının ayaklarının dibine düştü.Etraftakiler ne olduğunu anlamak için dikkatle bakıyorlardı. Karısı eğilip aldı yerden mektubu. mekbubu açar açmaz, kolyeyi gördü ve göz yaşlarını tutamadı.Resmin üzerindeki cam çatlamıstı. Gözyaşları mektuba damlayarak okumaya başladı hasret yüklü satırlar hal hatır sorduktan sonra şöyle sonlanıyordu:“Zeynep, hayat arkadaşım. Sakın üzülme çünkü biz onurlu bir yaşamın mücadelesini verdik.Herşey çok güzel olacak inan.Kovacağız fakirliği topraklarımızdan. Üstsüz başsız çocuklarımz yer almayacak hayatın göz yaşı ile izlenen karelerinde.Ve ben yazdıklarından dolayı tutuklanan yazar, kendimle alıp götürüyorum esareti. Sizler görebilirsiniz aç kalmayan çocukları, evine ekmek götürebilen, kendi toprağını işleyebilen babaları, elleri nasırlı köylü delikanlıları ve yiğitler doğuran kadınları yazdığım romanlarda hikayelerde. Oğlumuza söyle ırgat yada traktör şöförü olmasın kendisinin olmayan topraklarda. Bir şafak vakti sürgünlere giderken, söz veriyorum, evimizin tahta kapısını açarak kucağımda özgürlükler, ışıklar ve sürgüne gönderilmiş tüm düşünceleri getireceğim….”
Bu satırları okuduktan sonra yaşlı gözler ile trene baktı. Tren düdük çalarak şafağın kızıllığında uzaklaşıyordu. Ve raylardan çıkan sesler git gide duyulmaz oluyordu.

Avatar
Kurtuluş BAŞTİMAR( [email protected] )

YORUM ALANI

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.