$ DOLAR → Alış: 5,35 / Satış: 5,37
€ EURO → Alış: 6,08 / Satış: 6,10

SON DAKİKA:

YASAKLARA RAĞMEN YAZMAK

Koğuşa giderken geçtiği dar, uzun ve rutubet kokan koridorda bütün bir yaşamını bir beyaz perdede izler gibi oldu.

Kurtuluş BAŞTİMAR
Kurtuluş BAŞTİMAR
  • 14.04.2018
  • 676 kez okundu

Koğuşa giderken geçtiği dar, uzun ve rutubet kokan koridorda bütün bir yaşamını bir beyaz perdede izler gibi oldu. Koskoca bir yaşam hikâyesini avlu-koğuş mesafesinde, adımlarını sayarak ve bakışlarını beton zeminden kaldırmadan, sonunu başından bildiği bir filmi izleyen insan misali izlemişti. Koğuşa vardığında, yatağına uzanma ihtiyacı hissetti. Başını, bir annenin uyuyan yavrusunu yatağına yatırırkenki yumuşaklığı gibi yavaşça yastığa koydu. Gözleri üst ranzanın sarı sünger döşeği tutan sıra sıra demirlerine ilişti. Yine geleceği düşünmeye başladı.
Okuduğu kitaplarla büyük bir değişim yaşamıştı. Dışarıda akıp giden hayata ve cereyan eden politik olaylara karşı duruşu da farklıydı artık. İnsanları bir bir tanıma fırsatı bulmuştu hapishane yıllarında. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Kararını vermişti, dışarı çıktığında kitaplardan ve hayattan elde ettiği birikimi insanlara ulaştıracaktı. Bunun yolu ise yazmaktı, baskılara ve yasaklara rağmen yazmak…
Bu düşünceler içinde uykuya daldı. Gözlerini açtığında gece yarısı olmuştu ve herkes uykudaydı. Her yerinin tutulduğunu hissetti. Yerinden zorlanarak kalktı. Pencereye doğru yürüdü. Dolunay vardı. Berrak bir hava olduğu seziliyordu. Ay ışığı alabildiğine uzun, özgür ve siyah bir gökyüzünden, tutsaklık, acı ve özlem ile yıllar yılı ezilmiş beton zemine düşüyordu. Ay’a baktı dakikalarca. Gözlerinde, yarın sabah gelecek özgürlüğün sevinci vardı. Tutsak bir havanın son saatlerini soluyordu. Daha sonra eşyalarını yerleştirmeye başladı. Önce elbiselerini koydu çantaya. Daha sonra birkaç kitap yerleştirince çanta tıka basa doldu. Diğer kitapları ne yapacağını bilemedi. Düşünüp bir çözüm bulduktan sonra tekrar uykuya daldı.
Sabah uyandığında içi kıpır kıpırdı. Artık onca kötü gün geçmişte kalmıştı ve onun için yeniliklerle dolu bir hayat başlıyordu. Aklına ilk gelen kişi hiç görmediği kızı oldu. İçinde tarifi imkânsız bir özlem vardı. İlk iş kızının hangi yetiştirme yurduna verildiğini bulmaktı. Herkes uyanmış, koğuşun ortasına toplanmıştı. Sekiz yıl önce demir kapı ardından kapanınca herkesin koğuşun ortasına toplanıp “Allah kurtarsın” dediği günü hatırladı. İlk gün yaptığı gibi, elindeki çantasını yere bıraktı ve mahkûm arkadaşlarını baştan sona süzdü. Hepsinin yüzünden mutluluk ve hüzünle karışık bir ifade okunuyordu. Gözleri doldu. Teker teker sarıldı ve hepsinden helallik istedi. Bütün mahkûmlar aynı sözleri söylüyorlardı: “Allah bir daha düşürmesin abi…” Ayrılık vakti zordu. Kelimeler boğazda düğümleniyordu…
Veda sırası, sekiz yılı omuz omuza kardeşten öte geçirdiği Nazmi ve Habib’e gelmişti. Habib iki eliyle Ahmet’in omuzlarını kavradı. Gözlerinde beliren yaşların akmaması için kendini zor tutuyordu. Adeta gözleriyle konuşup, gözleriyle vedalaştılar sanki. Bir şey söylemeden sarıldılar birbirlerine. Habib bir ara Ahmet’in eline kâğıt tutuşturdu. Sıra Nazmi’ye gelince Nazmi kendini tutamadı ve ağlamaya başladı. Mahkûmlar onu ilk defa öyle görüyorlardı. Duygusuz, mobilya oymaktan başka bir şey bilmez sandıkları adam bir anda herkesi şaşırtmıştı.
Nazmi Usta ve Habib, Ahmet’i dış kapıya kadar uğurlamak için gardiyandan izin istediler. Üç arkadaş son kez adımlıyorlardı beton zemini, son kez birlikte geçiyorlardı o rutubetli koridorları. Gardiyan eşliğinde dış kapıya kadar geldiklerinde Habib gözlerini Ahmet’in gözlerine dikti. Artık daha fazla dayanamamış ve ağlamaya başlamıştı. Gözyaşları sakalını ıslatırken son bir kez daha sarıldı Ahmet’e ve ekledi:
“Sana verdiğim kağıtta bizim arkadaşların adresi yazıyor.”
“Ya bizi bu kez de kaçakçılıktan almasınlar Habib?” dedi Ahmet gülümseyerek.
“Bırak gırgırı be kardeşim. Yazılan adreste bizim arkadaşların bir kahvesi var. Güzel iş yapıyor. Kağıda not da yazdım. Kahveye girer girmez Hüseyin’i sor, notu ona ver. O sana yardımcı olur.”
“Tamamdır arkadaş.”
“Her şey düzelecek inşallah, hadi Allah bir daha düşürmesin. Ben de iki sene sonra tahliye olurum, o zamana kadar gebermezsek tabii bu gâvur ölüsünde.”
“Sana bir şey olmaz arkadaş” dedi Ahmet.
Nazmi daha fazla dayanamadı:
“Hadi be kardeşim, bırak iki kelam da biz edelim Ahmet’imle.”
“Peki peki…” dedi Habib.
“Ben öyle pek bilmem süslü laflar etmeyi, o yüzden kısa keseceğim. Burada, bu dört duvar arasında tanıdığım en yiğit, en mert adam sendin, kardeşim. Sen gidiyorsun ya benim için anlamını yitirdi bu hapishane. Neyse ki cezamız az kaldı. Ben de Habib’den bir ay sonra çıkıyorum. Buluşuruz, dert etme.”
“Sağ ol Nazmi Usta. Eksik olma. Babam gibi sever sayarım seni. Senden ricam benim kitaplara iyi bir dolap yapıp onları raflarına yerleştirmen. Onlardan ayrılmak bana çok zor geldi ama dışarıda ev bark kaldı mı bilen yok. O yüzden sana emanet ediyorum kitaplarımı.”
“Sen merak etme, sağlam bir kitaplık yaparım.”
“Sağ ol Nazmi Usta.”
Nazmi, avucunda tuttuğu birikmiş parasını Ahmet’in elini sıkarken avucunun içine koydu ve ekledi:
“Dışarıda lazım olur.”
“Olur, mu Nazmi Usta! Sen içeridesin, sana daha fazla lazım olacak, utandırıyorsun beni.”
“Burada devlet iyi kötü bakıyor bize. Sen işi gücü kur hele, sonra haberleşiriz.”
En son gardiyanla selamlaştıktan sonra ayrıldılar. Dış duvarlarla ve tel örgülerle çevrili, çoğu insanın yitip gittiği, kimi insanın tövbekâr olarak, kimi insanın da daha bir öfkeyle çıktığı mahpushaneden Ahmet geçmişte yaşadıklarına tövbe etmiş bambaşka bir insan olarak çıkıyordu. Sekiz yıl önce gür, siyah saçlarla dimdik girdiği yerden, beyazlamış saçlar ve çökmüş omuzlarla ayrılıyordu

YAZARIN SON YAZILARI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ

Düşüncenizi Paylaşın

Önceki yazıyı okuyun:
NATO, olağanüstü toplanıyor

Kapat