Ailenin Görünmeyen Kurbanları: Kız Çocukları

Toplumda “aile” denildiğinde çoğu zaman güven, merhamet ve dayanışma akla gelir. Oysa bazı hikâyelerde aile, en çok da kız çocukları için, sessiz bir sınav alanına dönüşür. Bu sınavın kazananı yoktur; sadece yorulan, tükenen ve susmayı öğrenen kızlar vardır.
Özellikle anne-babası ayrılmış ya da birini kaybetmiş kız çocukları, daha küçük yaşlardan itibaren “idare eden”, “orta yolu bulan”, “fedakârlık yapan” kişi rolüne itilir. Merhametleri, anlayışları ve kırılganlıkları çoğu zaman en zayıf noktaları haline gelir. Çünkü merhamet, sınırla korunmadığında suistimale açık bir kapıdır.
Bazı kız çocukları için bu süreç evlilikle de bitmez. Evli, hatta çocuk sahibi olsalar bile “anne yalnız kalmasın”, “ev dağılmasın”, “kimse üzülmesin” düşüncesiyle sırtlarına yeni yükler eklenir. Kimi zaman kendi hayatı henüz yoluna girmemişken, ailesinin tüm ekonomik ve duygusal sorumluluğu omuzlarına bırakılır.
Daha da derin bir yara ise kız çocuğunun kendi evini kurmuş, hatta bir çocuğunun olmuş olmasıyla başlar. Bazı anneler, kendi çıkarlarını ve geleceğini güvence altına almak adına, kızlarını boşanmaya zorlayabilir. Amaç, kızını ve torununu kendi yanına alarak hem bakım yükünü hem de sorumluluğu ona devretmektir.
Bu noktada yaşın da bir sınırı yoktur. 26, 28 ya da daha ileri yaşlarda bile “artık dayanırsın” denilerek beklentiler sürer. Oysa büyümek, her şeye katlanmak değildir.
Belki de artık şunu konuşmanın zamanı gelmiştir: Aile olmak, bir bireyin hayatını feda etmesi demek değildir. Sevgi, yük bindirerek değil; sorumluluğu paylaşarak büyür.