☰
✕

Altının Sabrı…

Para, ilk dil kabul edilen Sanskritçedeki "par" kökünden dilimize geçmiştir. Yine peri, pare kelimeleri buradan türemiştir. Paranın tabiatı da elbette parlamaktır; işleyen demirin ışıldamasıdır. Ama bu, sadece insanı parlatan demek değildir; insanın hizmet ettiği yaşamı, doğayı parlatan demektir. Sonraki nesillere yaşanabilir bir dünya, sürdürülebilir bir yaşam sağlayan demektir. Ve yine elbette sadece işi yapmakla değil, görevi tam olarak, eksiksiz bitirmekle değere dönüşür. Bu sebeple nitelikli hiçbir insan paranın maddi değeri için çalışmaz; içsel değerleri önemser, kendisi de dâhil olmak üzere doğal olan her şeyin parlayabilmesi için çalışır.

Yaşam döngüsünü her daim daha verimli kılabilmek için düzenli olarak çalışmak gerekir. Mesleğine uygun çalışmanın sonunda eline geçen ve diğer ihtiyaçlarını karşılamana yarayacak takas aracı, sadece insanı parlatmaktan çok, yaşamı ve doğayı parlattığı için ismi pare, para olmuştur. Çünkü yaşam parladığında, doğanın bir parçası olan insanın parlamaması mümkün değildir.

Ama oldu da birileri paranın sadece kendini ya da bir grup insanı parlatması hedefine evrilirse, sermaye avcılığına düşerse; doğayı parlatan yaradılış amacı ikinci plana düşeceğinden, doğa hızla pas tutmaya başlayacak, iş küresel ısınmaya, iklim krizlerine evrilecek, buzlar eriyecek, dünya daha da ısınacak, sel ve deprem canlar alacak, rant için orman yangınları çoğalacak, acılar yayılacaktır. Eşzamanlı olarak da parlayan insan sayısı adım adım azalacaktır. Elbette ki sermayenin birkaç elde toplanması sürdürülebilir değildir. Çünkü parlamayı tekelleştirmek doğaya hizmeti hızla keser, kula hizmet başlar, bu anlayış ise mutlaka doğaya saldırıya dönüşür. Elbette doğa da boş durmayacak ve adım adım kendini korumaya alacaktır. Doğa bekler, oldukça sabırlıdır ama son sözü de hep o söylemiştir.

Bu durumu sadece biyoloji anlatmaz, yaşanmışlıklarla tarih sayfalarında da yer bulur. İnsanların “En güçlü ben olacağım” çabası bir sebeple hep tazelenmiştir. Sermayeyi tabandan kendine çeken, birkaç elde toplanan sermaye de her seferinde tekrar ve tekrar egolarına yenilmiştir. Ve bu zayıflık durumu dış güçlerin iştahını kabartmış, hedef olmuşlar, kısa sürede de yok olmuşlardır. Sermayesi elinden alınmış bir toplum, hızla kıyameti kapısında görür.

Tekrarda fayda var: Özü itibarıyla paranın anlamı, yaşamı parlatabilmek için gösterilen gayrettir, çabadır. Kazanılan para ile aynı ölçüde emek yoksa, yaşamı parlatma gayreti yoksa; haliyle faiz, rant, hile ve hırsızlık işe karıştıysa; döngünün enerjisi onun elinden bu kazancı her seferinde acılarla geri almıştır.

Faiz, rant, hileli fonlar ve hisselerle kolay para kazanma çabaları tenekeyi sarıya boyamaya benzer. O kazancı uzaktan gören altın zannedebilir ama foyası kısa süre içinde dökülecektir. Gerçek para ise tıpkı altın gibi doğanın içerisinde yıllarca süren bir serüvenin ardından yavaş yavaş oluşmuş, ışıldamış ve şekillenmiş olandır.

Evet, altın… O, öyle kolayca, hızlıca hayatımıza girmedi. Milyonlarca yıl önce iki nötron yıldızının çarpışması ve süpernova patlamalarıyla ağır elementler oluşmuştu. Bu enkaz her yere dağıldı, yıllarca sistemin içinde yoğruldu, ardından güneş sistemimizi oluşturan maddeyle harmanlandı. Bunların bir kısmı da Dünya oluşurken gök taşlarıyla birlikte kabuğa yerleşti; yer kabuğunun derinliklerine işledi. Yani öyle kolay parlamadı. Yıllar boyunca yoğun emek, sabırla işlendi. Zor koşullarda, büyük kozmik işlemlerin ardından bu parlak değer oluştu. Hem de milyonlarca yılda oluşmuş atomların harekete geçmesiyle, yine milyon yılda kozmik bir ateş fırtınasının göbeğinde işlendi ve insanlığın dikkatini çekecek, “İşte değer budur!” dedirtecek halini aldı.

O günde aynıydı bugün de aynı; insanlık tarihinde defalarca anlatıldığı üzere, “Güzel şeyler hep zor oldu”.

Altın; bu patlamaların ardından geçen uzun yıllarda, yavaş yavaş pişen yemek gibi en lezzetli, en değerli parlaklığı aldı.

“Olsun, ben yine de tenekeyi boyar, hızla sahte altınıma kavuşurum” diyenler ise, kaçınılmaz olarak boyalı teneke avcılarının elinde perişan oldular. Tarih boyunca onlar, faydasız bırakma ölçüsü faiz ve rantın kurbanı sayıldılar.

Günümüz teneke avcıları da kendilerini oldukça güncelledi; hisselere, fonlara girdiler. “Benim fonum, hissem bak ne kadar çok artıyor” yarışı ile denetimsiz, sahte bilançolarla bir özendirme ve manipülasyon süreci başladı. Faizden kaçınmak adına fona, hisseye sıcak bakanlar, “Besmele” ile ağ atanların peşinden gitti. Ağa takılanlar da özenle yutuldu.

Makul bir hızın üzerindeki hızlı zenginleşme isteği; hızlı iş yapma, hızlı araba kullanma gibi, senin de çevrenin de canını yakar.

Bir bakarsın, çalışanı olmayan manipülasyon şirketleri, yüzyıldır aralıksız üreten, yüksek miktarda istihdam sağlayan, gelişmiş makinalara yatırımlar yapan kurumsal firmalardan daha çok kazandırır olmuş. Olmayan bir şeyi varmış gibi göstermiş. Bataklıkları, verimli toprak gibi göstermiş. Yalan normal olmuş, talan rağbet görmüş, çalan hürmetle karşılanmış. Aynı anda yalan hisseye talep artmış; yalanı arz eden, öncesinde geçici keyiflere, sonrasında kalıcı acılara düşmüş.

İlk derdimiz insanı parlatmak, insanı bir değer yapmaktır. Tabi ki bu sınavımız da ancak insanca paylaşabilme ve işi bilenle meşveret edebilme ile ölçülebilir. Daha önce olduğu gibi şimdi de bu sınavda, insanları geride bıraktırmayı kendine görev edinmişlerle yol boyunca karşılaşılacaktır. Ki bunlar mitolojilerde defalarca yazılmış, insanlık bu konuda defalarca uyarılmıştır.

Buna anlayıp, hazırlıklı olup, bu bilince ulaşmışlarımız en azından doğrudan zarar görmeyecektir.

Lâkin şeytani düşünce, gün gelip de insanların iyi niyetlerle, yıllarca çabalayarak bir seviyeye getirdiği koca koca gelişmişlik organizasyonlarını bile sadece tek bir günde %27 değer kaybettirecek kadar derin, sistem bozucu olabilir. Bilinci elinden alınmış bir toplumun değeri, başka toplumlara bir gecede uçup gidebilir. Toplumun içinde hazırlıksız yakalanarak aldananların acısını ise dolaylı olarak ve uzun vadede toplumun tamamı görür.

Böylece o toplumun sadece ekonomik özgürlükleri değil, sosyal özgürlükleri de yani düşünme, düşündüklerini söyleme, gördüğünü söyleme, ilişki kurma, ayrışmama hakkı da ellerinden alınmış olur.

Bu sosyal patlamalar; üst üste intiharlar, hırsızlıklar, arsızlıkları, kiracı-ev sahibi, çalışan-işveren, tedarikçi-müşteri gibi çeşitli anlaşmazlıkları arttırır. Mahkeme dosyası rekorları kırılır.

Haliyle bunca anlaşmazlık sonucunda dünya sınavı başarısızlığı da kapıda belirir. İnsanlık onuru bir nevi entübe edilmiştir. Artık orada kısmi yaşam vardır, umutlar neredeyse tükenmiştir.

Elinde kilolarca altın bile olsa; çaba, gayret, sabır, üretme yoksa yoksulluktan kaçışta yoktur, hatta diğer toplumlar nezdinde yoksundur.