Bazen yaşanan bir olay, sadece cebinizden çıkan parayı değil, adalet duygunuzu da alıp götürür.
Geçtiğimiz günlerde tam da bunu yaşadım.
Aracımı çok kısa süreliğine, trafiği aksatmayacak bir noktaya bıraktım. Aracımın engelli aracı olduğunu gösteren levha görünür şekilde ön camdaydı. Gideceğim yere gidip dönmeden telefonuma gelen mesajla irkildim:
"Aracınız çekilmiştir."
Bir an durup düşündüm...
Gerçekten bu kadar mı kolaydı?
Bir engelli aracını, üzerinde engelli işareti olmasına rağmen, sahibine ulaşmaya gerek duyulmadan çekmek... Üstelik araç sahibinin telefon bilgileri sistemde mevcutken...
Elbette hiç kimse kurallar uygulanmasın demiyor. Trafik kuralları toplum düzeninin olmazsa olmazıdır. Ancak hukuk, yalnızca kanun maddelerinden ibaret değildir. Hukukun bir de vicdanı vardır. İşte bazen eksik kalan da tam olarak budur.
Bugün ülkemizin dört bir yanında engelli park alanlarını işgal eden sürücülerle karşılaşıyoruz. "İki dakikadan bir şey olmaz." diyerek o alanlara bırakılan araçlar yüzünden tekerlekli sandalyesiyle saatlerce uygun yer arayan insanlar var. Çocuğunu hastaneye götürmeye çalışan aileler var. Yaşadığı zorluk zaten yeterince ağır olan vatandaşlarımızın yükünü biraz daha artıran sorumsuzluklar var.
İşte asıl mücadele edilmesi gereken tablo budur.
Engelli park yeri, ayrıcalık değildir; zorunluluktur.
Oraya izinsiz park eden kişi sadece bir çizgiyi işgal etmez; bir insanın hakkını, zamanını ve onurunu da işgal eder.
Toplum olarak bu konuda daha duyarlı olmak zorundayız.
Ama madalyonun öbür yüzüne de bakmak gerekiyor.
Engelli vatandaşların hayatını kolaylaştırmak için çıkarılan düzenlemeler, bazen uygulamadaki katılık nedeniyle tam tersine yeni mağduriyetlere dönüşebiliyor.
Benim yaşadığım olayın sonunda karşıma çıkan tablo buydu.
Çekici ücreti...
Otopark bedeli...
Trafik cezası...
Toplamda binlerce lirayı bulan bir fatura...
Soruyorum:
Bu gerçekten kamu düzenini sağlamak için mi yapılıyor, yoksa vatandaşın zihninde oluşan "Ceza kesmek çözüm üretmenin önüne geçti." düşüncesini güçlendiriyor mu?
Devlet, vatandaşını cezalandırarak değil; ona güven vererek büyür.
Kuralların amacı gelir elde etmek değildir.
Kuralların amacı hayatı kolaylaştırmak, düzeni sağlamak ve adaleti tesis etmektir.
Vatandaş, devletin karşısında değil; yanında olduğunu hissetmelidir.
Bir telefonla çözülebilecek bir mesele, neden binlerce liralık bir külfete dönüşsün?
Gerçekten trafiği felç eden araçlarla, birkaç dakikalık ve telafisi mümkün durumlar aynı kefeye mi konulmalı?
Hukukta "ölçülülük" diye çok önemli bir ilke vardır.
Bir işlem hukuka uygun olabilir; fakat ölçüsüzse toplum vicdanında kabul görmez.
İnsanlar sadece kanunlara değil, adalete de inanmak ister.
İşte bu yüzden yetkililere samimi bir çağrıda bulunuyorum.
Denetimleri artırın.
Kuralları tavizsiz uygulayın.
Ama bunu yaparken vicdanı da yanınıza alın.
Engelli park yerlerini işgal edenlere karşı çok daha kararlı olun.
Engelli vatandaşların yaşamını zorlaştıranlara gerekli yaptırımları uygulayın.
Fakat gerçekten kötü niyet taşımayan, kısa süreli ve telafi edilebilir durumlarda da iletişimi önceleyen, çözüm odaklı bir yaklaşımı değerlendirin.
Çünkü devletin büyüklüğü, çekici sayısıyla değil; vatandaşına gösterdiği anlayışla ölçülür.
Ve son sözüm herkese...
Bugün sağlıklıyız diye yarının da böyle olacağının garantisi yok.
Bir kaza...
Bir hastalık...
Bir saniyelik talihsizlik...
Hepimizi bir gün engelli bireylerin yaşadığı zorluklarla tanıştırabilir.
O gün geldiğinde isteyeceğimiz şey ayrıcalık olmayacak.
Sadece anlayış...
Sadece adalet...
Sadece insanlık...
Hiç kimse kuralların dışında tutulmayı istemiyor.
İstenen tek şey, kurallar uygulanırken vicdanın da devrede olmasıdır.
Çünkü bazen çekilen yalnızca bir araç değildir.
Asıl çekilen, vatandaşın devlete duyduğu güvendir.
Ve güven kaybolduğunda, geriye ne kadar sağlam kurallar kalırsa kalsın, toplumun vicdanında hep bir eksiklik hissedilir.