☰
✕

Avrupa’nın Kırılan Aynası

Fransa’dan Yükselen Şiddet! Aşırı Sağ ve Aşırı Sol Arasında Şiddetin Gölgesi...

Fransa’da görünür hâle gelen toplumsal gerilimler ve Avrupa’nın farklı ülkelerinde yaşanan şiddet olayları, kıtanın demokrasi ve hukuk anlayışını yeniden tartışmaya açıyor. Ekonomik eşitsizlikler, kimlik çatışmaları ve siyasi güvensizlik, toplumların farklı kesimlerini giderek daha sert bir kutuplaşmanın içine sürüklüyor.

Bir yanda göçmen karşıtlığı ve milliyetçilik üzerinden güç kazanan aşırı sağ, diğer yanda mevcut düzene karşı mücadele söylemiyle zaman zaman şiddete yönelen aşırı sol bulunuyor. Ancak ideolojiler farklı olsa da şiddeti meşrulaştıran bir anlayış, demokratik toplumların gelecekleri için neyi ifade ediyor?

Avrupa’nın sorunu yalnızca sokaklardaki çatışmalar değil, bu çatışmaları besleyen toplumsal kırılmaların derinleşmesidir. Devletlerin görevi, kamu düzenini sağlarken temel hak ve özgürlükleri korumak; siyasetin görevi ise toplumsal öfkeyi körüklemek yerine sorunlara çözüm üretmektir.

Avrupa’da giderek belirginleşen bu tablonun bir başka boyutu da şiddetin toplumsal hafızada yarattığı dönüşümdür. Her yeni çatışma, yalnızca o günün güvenlik sorununu değil, yarının önyargılarını da besleyebiliyor. İnsanlar zamanla karşısındakini farklı düşünen bir yurttaş olarak değil, kendi yaşam biçimine yönelmiş bir tehdit olarak görmeye başladığında, toplumsal uzlaşının zemini de ortadan kalkıyor. Böylece sokakta başlayan çatışma, siyasetin diline; siyasetin dili ise toplumun gündelik ilişkilerine taşınıyor. Tehlike, şiddetin sıradanlaşması kadar, ona duyulan tepkinin de taraflara göre değişmeye başlamasıdır.

Avrupa’nın önündeki asıl sınav, bu kırılmayı yalnızca güvenlik politikalarıyla aşmaya çalışıp çalışmayacağında yatıyor. Çünkü ekonomik kaygıları görmezden gelen, toplumsal dışlanmayı derinleştiren ve farklı kesimler arasındaki güvensizliği azaltamayan hiçbir siyasi yaklaşım kalıcı huzur sağlayamaz. Öte yandan hiçbir mağduriyet, başkasının hakkını çiğnemenin gerekçesi hâline de getirilemez. İhtiyaç duyulan şey, hem devletin hem de siyasi hareketlerin aynı hukuk ölçüsüne bağlı kalmasıdır. Aksi hâlde Avrupa, farklılıkları bir arada yaşatmayı başaran bir demokrasi modeli olmak yerine, birbirini dinlemeyen kampların karşı karşıya geldiği bir kıtaya dönüşme riskiyle karşılaşacaktır.

Sonuçta demokrasi, yalnızca çoğunluğun değil, herkesin hakkını koruyabildiği ölçüde güçlüdür. Avrupa’nın geleceğini belirleyecek olan, hangi ideolojinin üstün geleceği değil, şiddetin karşısında hukukun ve ortak yaşam iradesinin ne ölçüde ayakta kalacağıdır.