Ayakkabı uçları bazen ağızlardan önce konuşur. Özellikle biri tam kapının önündeyse, göz göze gelmekten kaçınıyorsa… Ayakkabısının yönü ne yöne bakıyorsa, kalbi de genellikle oraya dönmüştür.
Bir insanın kararsızlığını en çok ayakkabı uçları belli eder. Tam çıkacak gibidir ama hâlâ içeri dönüktür. Gitmek ister ama bir yanıyla kalmaya çalışır. Ayakkabılar durur, susar, ama içimizde fırtınalar döner. Ne kapı kapanır, ne cümle tamamlanır.
Bazı gidişler sessizdir. Ne bağırış olur, ne gözyaşı. Sadece ayakkabının yönü değişir. O da yetip artar her şeyi anlamaya.
Bir evin girişindeki ayakkabı sırası bile çok şey anlatır. Kimin sık geldiği, kimin artık gelmediği, birinin evi hâlâ evi gibi hissedip hissetmediği… Bazen tozu silinmiş bir ayakkabı, hâlâ beklenen biridir. Bazen en önde duran çift, artık sadece hatıradır.
İnsan ilişkileri de ayakkabı uçları gibi şekillenir. Bir yere ait olup olmadığımızı bazen konuşmadan anlarız. Ayakta dikilip terlik giymemek mesela… Gitmeye hazır birinin, hâlâ içerideki konuşmayı duymaya çalışması… Bunların hepsi küçük işaretlerdir.
Çünkü gitmek çoğu zaman ayaklardan önce yürekle başlar. Ama kalmak için, ayakkabıyı çıkarmak yetmez. Ruhun da oturması gerekir.
“Bazı insanlar gitmeden önce ayakkabısını, kalmadan önce kalbini çıkarır.”