☰
✕

Baba sevgisi

“Hayat bazen seni beklemediğin acılara, hüzünlere gebe bırakır. Her sancının sonunda mutlaka güneş doğar. Yeter ki gecenin bitmesini beklemeyi öğren.”

Soğuk bir kış günüydü.

Tek katlı, sarı boyalı evin bahçe kapısı hiç kapanmamıştı. Evin koca çınarını kaybetmenin hüznüne sanki gökyüzü de ortak olmuş, sağanak yağmur saatlerdir dinmek bilmemişti.

Evin bütün odalarının lambaları yanıyordu.

Acılı aileye taziyeye gelenler akşam boyunca eksik olmamış, ancak gecenin ilerleyen saatlerinde herkes sessizce vedalaşıp birer birer evine dönmüştü.

Güz mevsimi bu kez yalnızca bahçeye değil, evin içine de çökmüştü.

Babaları, geçirdiği ani kalp krizi sonucu hayata veda etmişti.

Dört kardeş yemek masasının etrafında sessizce oturuyordu. Anneleri, eşini kaybetmenin acısı ve yorgunluğuyla koyu kahverengi kanepede uyuyakalmıştı.

Evin kedisi Pamuk da olup bitenleri anlamış gibiydi. Bir köşeye kıvrılmış, sessizce onları izliyordu.

Küçük kız kardeşin yaptığı kahveler üç ağabeyine de acı ve buruk gelmişti. Mavi çini desenli fincanlardaki kahveler yarım bırakılmıştı.

Oysa küçük kız kahveyi hep aynı ölçüde pişirirdi.

Babaları hayattayken, kahvenin tadı da tıpkı yaptıkları uzun hoş sohbetler gibi güzel olurdu.

O zaman kahvenin tadı da başka gelirdi.

İki ay olmuştu babalarının aralarından ayrılışına.

İnsan, doğanın kaçınılmaz kanunu olan ölüme zamanla alışıyordu. Her canlı doğuyor, büyüyor ve bir gün hayata veda ediyordu.

Ama bazı yokluklara insanın yüreği bir türlü alışamıyordu.

Artık sofraya altı kişilik servis açılmıyordu.

Beş kişilik bir hayata alışmaya çalışıyorlardı.

Babalarından kalan emekli maaşı aileye yetmese de zamanında alınmış iki evin kira geliri geçimlerine destek oluyordu. Fakat günler geçtikçe anladıkları bir tek şey vardı:

Maddi sıkıntılar bir şekilde çözülebilirdi.

Asıl eksiklik, babalarının yokluğuydu.

Evde görünmeyen, adı konulamayan büyük bir boşluk vardı.

Anne boşluğa düşmüştü. Acısını içine gömerek teselliyi ev işlerinde arar olmuştu. Sürekli elinde ya temizlik bezi ya da süpürge ile oda oda gezer olmuştu. Artık uzun kumral saçlarını özenle taramıyordu. Kimbilir en son aynaya ne zaman bakmıştı. Ela gözleri artık hep durgundu. Eşini anımsadığı her anda gözleri buğulanırdı. Çocukları onu böyle görsün istemezdi. Hemen kendini mutfağa atar yemek yapmaya koyulurdu. Nemli gözlerinin bahanesi hep doğradığı soğan olurdu. Oysa çocuklar da biliyordu o nemli gözlerin suçlusu soğan değildi.

Herkes bu acıyı birbirlerine belli etmemeye çalışıyordu. Her biri kendi içine kapanmıştı.

Fakat evin küçük kızı, bu yokluğu saklayamıyordu.

On yaşındaydı. Yüreğinde dinmeyen fırtınalar kopuyordu.

Narin yapılı, buğday tenli, kıvırcık siyah saçlı ve iri siyah gözlü bir çocuktu. Ağabeyleri kumral tenliydi; o ise babasına daha çok benzeyen buğday teniyle evin en küçüğüydü.

Babası ona hep:

“Benim kıvırcığım...”

diye seslenirdi.

Artık evde ona böyle seslenen kimse de yoktu.

Küçük kız babasını çok özlüyordu.

Onun yokluğuna bir türlü alışamıyordu.

Evde herkes kendi dünyasına çekilmişti.

Akşam yemeklerinde eskiden kahkahalarla yapılan sohbetlerin yerini faturalar, kira giderleri ve alışveriş listeleri almıştı.

Herkes kendi haklı ihtiyacını anlatıyor, fakat hiç kimse birbirinin yüreğindeki acıyı konuşmuyordu.

Küçük kız sessizce annesini ve kardeşlerini dinliyordu.

Maddi sıkıntılar konuşuluyor, fakat manevi yoksunluklarından kimse söz etmiyordu.

Pamuk bile babasının her zaman oturduğu kanepeye çıkıyor, uzun uzun miyavlayarak sanki ona bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Uyku düzeni iyice bozulmuştu. Sürekli kabuslar görüyordu. Bu yüzden erken uyumak için odasına çekilmişti.

O gece küçük kız erken uyumak istese de yine uyuyamadı. Yatakta sağa sola dönüp durdu. Beyaz şifonyerinin üzerinde duran resim çerçevesini doğrulup aldı. Babasının resmi olan çerçeveyi öpüp okşadı. Kucağına alıp sessizce göz yaşları döktü. Gecenin ilerleyen saatlerinde gözleri artık uyanık kalmaya esir düşmüş uyuyakalmıştı.

Gözlerini kapattığında babasının gülümseyen yüzünü görüyordu.

“Kıvırcığım...”

diyen sıcak sesi kulaklarında yankılanıyordu.

Gün daha aydınlanmamıştı.

Yatağından kalktı.

Sessizce koridora çıktı.

Ev karanlıktı. Bahçeden süzülen loş ışık, duvarların üzerinde belli belirsiz gölgeler oluşturuyordu.

Küçük kız, babasının bir zamanlar:

“Burası bizim kış bahçemiz olsun.”

dediği cam balkonlu odanın önünde durdu.

Kapıyı açmaya cesaret edemedi.

Çünkü babasının kokusunun hâlâ orada olduğunu hissediyordu.

Elini kapı koluna uzattı.

Yavaşça kapıyı açtı.

Kırmızı, pembe ve beyaz güller yeşil saksılarda mis gibi kokuyordu.

Babası çiçeklerin arasında en çok gülleri severdi. Bu yüzden bahçenin her köşesine farklı renklerde güller dikmişti.

Bir gün küçük kız ona:

“Baba, neden en çok gül seviyorsun?” diye sorduğunda babası gülümseyerek:

“Çünkü gerçek sevginin sembolüdür gül, kıvırcığım. Bülbüller boşuna mı âşık oluyor güllere?” demişti.

Küçük kız o günkü konuşmayı hatırladı.

Her şey bıraktığı gibiydi.

Sanki babası birazdan kapıdan içeri girecekmiş gibi.

Bej rengi ve cilası eskimeye yüz tutan sehpanın üzerinde; küçük budama makası, yakın gözlüğü ve bir çift eldiveni, şiir kitabı ve kalemi duruyordu.

Güller bir başka güzel kokuyordu sanki. Eğilip pembe gülü koklarken

babasının bir sözü aklına geldi:

“Kıvırcığım, gülü tutmasını bilmezsen dikeni insanın elini değil, yüreğini acıtır.”

Sanki her yer babası kokuyordu. Her gülde babasının kokusunu hissediyordu. Sehpanın diğer ucundaki saksıda daha yeni açmış tomurcuk sarı gülü

gördü. Babası bu gülü kısa süre önce dikmişti.

Tomurcuğun açmasını merakla bekliyordu.

Bu nedenle saksıyı sehpanın üzerine özenle koymuştu.

Küçük kız sarı güle uzun uzun baktı.

Babasının ölmeden önce okuduğu şiir kitabını eline aldı.

“Güller ve İnsanlar”

Küçük kızın gözleri doldu.

“Babacığım...” diye fısıldadı.

Sayfalarını yavaşça çevirmeye başladı.

Babası da tıpkı kendisi gibi duygularını kolay kolay dışa vurmazdı. Sevincini de hüznünü de çoğu zaman içinde yaşardı.

Kitabın sayfaları arasında iki fotoğraf buldu.

İlk fotoğraf ailece tatil yerinde çekilen mutlu bir kareydi.

İkinci fotoğrafta ise babası, rengârenk güllerin arasında gülümsüyordu.

Fotoğrafın arkasında babasının el yazısıyla kısa bir not vardı:

“Güller tomurcuk açmaya başladı, ama ben solmaya başladım. Bülbüller güllere ihanet etmedi; ama kalbim bana ihanet etmeye başladı.”

Küçük kızın gözlerinden yaşlar süzüldü.

Demek babası bedenindeki değişiklikleri hissediyordu.

Demek kalbi ona bazı şeyleri anlatmaya çalışmıştı.

Peki neden kimseye söylememişti?

Yorgun ve suskun olduğu zamanlarda:

“Neyin var?” diye sorduklarında neden sadece gülümseyerek:

“Bir şeyim yok, iyiyim.”

demişti?

Belki de arada bir hissettiği kalp ağrılarını önemsememişti.

Belki geçici bir rahatsızlık olduğunu düşünmüştü.

Küçük kızın elleri titremeye başladı.

Kitabı yavaşça aldığı yere bıraktı.

Sonra gözleri sarı güle takıldı.

Saksıyı kendisine doğru çekti.

“Ah babacığım... Bak, merakla açmasını beklediğin sarı gül açmış. Ama bak sarı gül de benim gibi yapayalnız kaldı.”

Saksıyı diğer güllerin yanına koymak için kucakladığında kendi adına yazılı mektup zarfı vardı. Annesi babası vefat ettiğinden bu yana hiç kış balkona girmemişti. Belki de bu yüzden bu mektubu şimdiye kadar hiç kimse görememişti.

Zarfın üzerinde babasının el yazısıyla tek bir cümle yazıyordu:

“Benim Kıvırcığıma...”

Küçük kızın gözlerinden yaşlar sicim gibi akmaya başladı.

Zarfı titreyen elleriyle açtı.

İçinden bir mektup çıktı.

Okumaya başladı:

“Canım kızım, benim kıvırcığım...

Eğer bir gün bu mektubu okuyorsan, demek ki ben artık yanında değilim.

Sana "sakın üzülme, ağlama" demeyeceğim. Çünkü biliyorum ki insan sevdiğini kaybedince üzülür, ağlar. Bu çok normaldir.

Ama senden bir şey isteyeceğim.

Beni her özlediğinde güllere bak.

Çünkü sana güllerin sırrını anlatmıştım. "Her gülün bir hikâyesi vardır, kıvırcığım" derdim. Hatırladın mı?

İnsan da güle benzer. Sevgiyle büyüyüp açar, sevdiğine kokusunu verir. Ben de sevgimi güllerin arasına sakladım senin için. Yokluğumda beni özlediğinde, kendini yalnız hissettiğinde senle birlikte sevgiyle ektiğimiz bu gülleri kokla. Belki beni yanında hissedersin.

Kardeşlerinden yaşça küçük olsan da sen onlardan daha olgunsun. Tıpkı benim çocukluğum gibi erken büyüdü senin de çocuk yüreğin. Çocuksu şımarık hâllerin bile bir yetişkinin davranışları gibiydi.

Kıvırcığım...

Kardeşlerinin ve annenin elini hiç bırakma. Büyüdüğünüzde bile birbirinizden uzaklaşmayın.

Maddiyata değil, maneviyata önem verin.

Çünkü aile sevgisi solarsa insanın evi de gül bahçesi de sessizleşir.

Artık beş kişilik hazırlanan sofranızda geleceğe dair güzel şeyleri konuşun. Aldığınız her nefesin kıymetini bilin. Birbirinizi daha çok daha çok sevip koruyun. Ben vazoya koyduğun güllerin kokusunda olacağım her zaman.

Kahvenizi içerken beni hatırlayın. Ama sakın kahvelerinizi yarım bırakmayıp hüzünlenmeyin.

Ben sizin ağlamanızı değil, gülüşünüzü seviyorum.

Ve Kıvırcığım...

Baban seni her zaman sevecek.

Bunu sakın unutma.

Nerede olursam olayım, sevgim hep sizinle olacak.

Baban...”

Küçük kız mektubun son satırına geldiğinde artık gözyaşlarını tutamadı.

Mektubu göğsüne bastırdı. Dizlerinin üzerine çöktü.

“Ben de seni hep seveceğim babacığım...” diye fısıldadı.

Balkon kapısı önünde onu sessizce seyreden annesinin ve kardeşlerinin varlığını da yeni farketti.

Küçük kız başını kaldırıp annesine ve kardeşlerine baktı.

Annesinin gözleri dolmuştu. Kızına sımsıkı sarılarak hıçkırarak ağladı. Onu bu acılı günlerde ihmal ettiğinin farkına vardı. Çocuk yüreğinin fırtınada savrulduğunu da göremediğini. Bu saatte yemeklik soğanı da suçlu ilan edemezdi.

Ağabeylerinin de yüzünde sessizce dökülen gözyaşları vardı.

Kimse tek kelime etmedi.

Sadece birbirlerine sarılıp ağladılar.

Uzun zamandır ilk kez, birbirlerinin acısını konuşmadan paylaşmışlardı.

O geceden sonra evde sadece faturalar konuşulmadı.

Kiralar, borçlar, alışveriş listeleri de.

Kimse kendi hâlinde bir köşeye de çekilmedi.

O gece herkes babalarının onlara bıraktığı en büyük mirası anlamıştı.

İki ev değildi o miras. Para da değildi. Asıl miras, birbirlerine duydukları saf sevgiydi.

Kış balkonunda artık gül saksıları da çoğalmıştı. Babalarının emanetini soldurmamak için sevgiyle ekip, budayıp, suluyorlardı. Yavaş yavaş hüzünleri körelmişti. Sevgi bağları güçlenmişti. Güneş, günler sonra ilk kez sarı boyalı evin pencerelerinden içeri süzülüyordu. Gecenin karanlığı çekilmiş, yerini yeni bir güne bırakmıştı.

Kış balkonu artık her sabah beş kişiyi ağırlıyordu.

Yeni gün güneşin doğuşu ile ışıl ışıldı. Kahvaltıdan sonra küçük kız kahve pişirmek için mutfağa geçti.

Dolaptan mavi çini desenli fincanları çıkardı.

Kahveyi pişirmek için elektrikli cezveye beş değil altı kişilik ölçü hazırladı.

Cam balkona altı kişilik kahve fincanı ile girdi.

Annesi şaşkınlıkla ona baktı. Küçük kız gülümseyerek:

“Babamızı da sofraya davet ettim anne.”

dedi.

Vazodaki güllere baktı.

“Bak... Nasıl da mis gibi kokuyor. O artık hep bizim kalbimizde.”

Annesinin gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü. Ama bu kez yüzünde tebessüm vardı.

Üç ağabey sessizce balkonda oturdu. Altı kişilik fincan cam balkonda güller arasında içildi. Kimi zaman hüzün kimi zaman neşe ile babalarını yad ettiler.

Bir fincan da babaları için konan kahvenin kokusu güllerin kokusuna eşlik etti.

Aylar sonra doğanın kanununa uyum sağlandı. Unutulmadı sadece yokluğuna alışılmak zorunda kaldılar.

Pamuk da sanki söylenenleri anlamış gibi artık babalarının eski sandalyesine kıvrılıp uyuyakalıyordu.

Pencerenin önünde oturan küçük kız gülümsedi

Çünkü artık biliyordu:

Bazı insanlar hayattan gider, ama sevgileri gitmez.

Bazı sesler susar, ama kalbin içinde yaşamaya devam eder.

Ve gerçek baba sevgisi, ölümün bile silemeyeceği bir iz bırakır.

Her karanlığa da mutlaka ışık tutacak babalar vardır.