BAB’ÜL-MENDEP BOĞAZI SORUNU ve OLASI ENERJİ POLİTİK YANSIMALARI

Giriş

Son yıllarda sıkça dünya gündeme gelen konulardan biri, Kızıldeniz'i Aden Körfezi'ne dolayısıyla Hint Okyanusu’na bağlayan Bab-ül Mendep Boğazı ve çevresinde yaşanan olaylar silsilesi olmaktadır. Boğazın kuzeydoğu kıyısında yer alan Yemen'deki, (İran destekli siyasi ve askeri bir grup olan) Husiler çoğu kez olayların odağında yer almaktadırlar.

Bilindiği üzere 7 Ekim 2023’te başlayan Gazze olaylarıyla birlikte, İsrail'in Gazze'deki saldırılarına tepki olarak 31 Ekim 2023'ten itibaren Yemen açıklarında İsrailli şirketlere bağlı olduğu belirtilen ve/veya İsrail ile ilişkilendirilen ticari gemilere el konulduğu ve bazılarına da insansız hava araçları ve füzelerle saldırılar düzenlendiği haberleri sıkça duyulur olmuştur. Böylesi eylemlerinin ardından çok sayıda gemicilik şirketi, Kızıldeniz'deki seferlerini durdurma kararı almış ve/veya alternatif yolları tercih eder olmuşlardır.

Takiben ABD, küresel deniz ticareti güvenliğinin tehlikeye girdiği gerekçesiyle 18 Aralık 2023'te bir grup ülkenin katılımıyla Husi güçlerine karşı "Refah Muhafızı Operasyonu" adında çok uluslu "deniz görev gücü" oluşturulduğunu açıklamıştır. Ancak yine de söz konusu süreçte 100'den fazla gemi, Husilerin saldırılarına hedef olmaktan kaçınamamıştır.

Şubat 2026’nın son günlerinde başlayan ABD-İsrail/İran sıcak çatışmasıyla birlikte ABD ile İran arasında tırmanan gerilimli gelişmeler nedeniyle Hürmüz Boğazı'nda önemli sevkiyat aksamaları yaşanmış hatta geçişler durma noktasına kadar bile gelebilmiş ve önemli bir enerji krizi baş göstermiştir.

Hürmüz Krizi, küresel enerji piyasalarını önemli ölçüde etkilerken Yemen'deki Husilerin, İran’ı destekler mahiyetteki açıklamaları ve İran’ın benimsediği anlaşılan “İran petrol ihraç edemiyorsa bölge ülkeleri de ihraç etmesin” prensibine hizmet eder şekilde Husilerin, İran’a destek verdikleri görülmeye başlanmıştır. Bu bağlamda, Temmuz 2026’da Husilerin; (Kızıldeniz üzerinden her şeye rağmen ihracatına önemli ölçüde devam ede giden) Suudi Arabistan'a yönelik abluka kararı, Hürmüz Boğazı’ndan sonra Bab-ül Mendep Boğazı'nda da tansiyonu artıran travmatik gelişmeyi oluşturmuş bulunmaktadır.

Hürmüz Boğazı'ndaki geçiş krizi şartlarında, bölgesel denklemde öne çıkan İran destekli Husiler, Suudi Arabistan'a karşı "deniz ablukası uygulamaya başladıklarını" duyurarak bunalımı yeni bir boyuta taşımış görünmektedirler. Burada şunu da belirtmek gerekir ki; Suudi Arabistan ile Yemen ilişkileri ve özellikle de Husilerle Suudiler arasındaki anlaşmazlıklar zaten uzun süredir devam edegelen bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun, Yemen hava sahası ve limanları üzerindeki abluka kısıtlamalarına tepki gösteren Husiler, "Ablukaya abluka ile karşılık vereceğiz" mesajını dile getirmektedirler.

Husilerin Askeri Sözcüsü tarafından Temmuz 2026’nın ikinci yarısında yapılan açıklamalarda; misilleme felsefesinin benimsendiği ve Suudi Arabistan'ın Yemen'e uyguladığı ambargoya karşılık olarak bu ülkenin limanlarına giden veya limanlarından petrolünü taşıyan gemilerin hedef alınacağı ifade edilmiş ve bu bağlamda iki Suudi Arabistan tankerinin vurulduğu duyurulmuştur. Ayrıca, gerilimin tırmanması durumunda, Kızıldeniz'in güney kapısı olan Bab-ül Mendep Boğazı'nı tamamen kapatabilecekleri tehdidinde de bulunulmuştur.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığından yapılan yazılı açıklamada ise; söz konusu eylem ve tehditler kınanmış olup Riyad yönetimi tarafından Husilerin bu hamlesinin seyrüsefer serbestisine ve küresel enerji arz güvenliğine yönelik doğrudan tehdit olarak algılandığı ifade edilmiştir. Ayrıca Suudi Arabistan, Husilerin açıklamalarını uluslararası hukukun ihlali olarak tanımlamış ve Kızıldeniz'deki petrol sevkiyat hatlarının korunması için her türlü önlemin alınacağını bildirmiştir.

Öte yandan, ABD-İran arasında yaşanan son gelişmelerin Husilerin silah tedarikini zorlaştırdığı belirtilirken Husilerin doğrudan Suudi Arabistan'ı hedef alan bir saldırı dalgası başlatabileceğinden bahsedilir olmuştur. Nitekim Temmuz 2026’nın son haftası içinde Husi hareketi, Suudi Arabistan'ın stratejik enerji altyapısına yönelik yeni bir askeri operasyon düzenlediğini duyurmuştur.

Husiler tarafından resmi olarak yapılan açıklamayla, Suudi Krallığı’nın doğu vilayetlerindeki ana ham petrol üretim sahalarını, Kızıldeniz'in önemli enerji terminal liman kentlerinden biri olan Yanbu'ya bağlayan enerji iletim hatlarının ve hassas tedarik tesislerinin hedef alındığı belirtilmiştir. Takiben Husilerce, Suudi Arabistan’ın bir rafinerisinin hedef alınarak vurulduğu bildirilmiştir. Suudi Arabistan tarafından da bir rafinerinin faaliyetini durdurduğu açıklaması yapılmıştır.

Bu durumda Kızıldeniz üzerindeki sevkiyat hatlarının ve bölgesel enerji güvenliğinin, hali hazırda kırılganlık kazandığı söylenebilir. Dolayısıyla yaşanan söz konusu gelişmeler sonucunda Orta Doğu'daki enerji piyasalarında gerilim, tehditkâr biçimde hayli tırmanmış bulunmaktadır.

Konuya ilişkin farklı bir gelişme de Lloyd cephesinden gelmiş bulunmaktadır. Lloyd yetkilileri Bab-ül Mendep Boğazı'ndan geçecek gemilerin sigorta işlemlerinin askıya alındığını bildirmiştir. Bu durum, Boğazda saldırgan eylemler devam etmese bile sigortacılık açısından, Boğaz geçişlerinin durdurulmasında önemli etkisi olacak bir kararı oluşturacağına kesin gözüyle bakılır olmuştur.

Bab-ül Mendep Boğazı ve Enerji Politik Önemi

Dünyada, deniz ticareti açısından dar geçişli su yollarından biri olan ve enerji politik olarak da önem arz eden bu bölgeye biraz daha yakından bakmak yerinde olacaktır.

Denizcilere, güçlü akıntılarından dolayı yaşattığı zorluklardan ötürü “inleme- feryat kapısı ve/veya Hüzün Kapısı" anlamına gelen Bab’ül Mendep Boğazı, Arap Yarımadası'nın güney ucunda yer almakta olup Kızıldeniz'in giriş kapısı niteliği taşıyan bir geçiş Noktası durumundadır (Şekil 1). Boğaz, Kızıldeniz’i güneyden Aden Körfezine olduğu kadar devamında Hint Okyanusu ve Güneydoğu Asya'ya, kuzeyinde ise Kızıldeniz’de Süveyş Kanalı üzerinden Akdeniz'e ve Avrupa'ya ve açık denizlere bağlayan dünyanın hayli önemli deniz ticaret geçiş noktalarından birini oluşturmaktadır (Şekil 1).

Coğrafi açıdan bakıldığında; Bab’ül Mendeb Boğazı 32 km uzunluğunda olup aynı zamanda Afrika ile Arap Yarımadası'nı birbirinden ayırmaktadır. Kuzeydoğu kıyısında Yemen, güneybatı kıyısında ise Cibuti yer almaktadır. Boğaz üzerinde Perim Adası bulunmakta olup, boğazı iki geçiş bölgesine ayırmaktadır. Birinci geçiş bölgesi Yemen’in kontrolünde olan Perim Adası ile Yemen arasındaki yaklaşık 3 km genişliğindeki geçiş aralığı olmaktadır. Bu bölge büyük gemilerin ve tankerlerin geçişi için tercih edilmemektedir. İkinci geçiş bölgesi ise Cibuti ile Perim Adası arasındaki bölge olup yaklaşık 26 km genişliğinde olan ve çoğu kez geçiş için tercih edilen alan olmaktadır.

Bu kritik su yolu, küresel deniz ticaretinin yaklaşık yüzde 12'sine ve konteyner taşımacılığının dörtte birine ev sahipliği yapmaktadır. Enerji ticareti açısından ise Bab-ül-Mendep Boğazı’ndan normal şartlarda günlük yaklaşık 7,8 ila 8,8 milyon varil ham petrol ve işlenmiş akaryakıtın geçiş yaptığı bilinmektedir. Dolayısıyla da bölge, günümüzde son derece kritik bir dar su geçiş bölgesi olarak nitelenmektedir.

Ancak, Husiler’in Suudi Arabistan’a karşı deniz ablukası ilan etmesinin ardından tanker geçişlerinin Temmuz 2026 sonu itibariyle %69 gibi önemli oranda azaldığı da gözlenmektedir. Bu durum, dünya deniz ticareti ve petrol taşımacılığı açısından Boğaz’ın handikap oluşturur hale gelmekte olduğunun bir işaretidir denebilir.

Bab-ül Mendep Boğazı Krizinin Enerji Politik Yansımaları

Burada üzerinde durulması gereken önemli bir husus; Bab-ül-Mendep Boğazı’nın, Suudi Arabistan için ayrı bir önem taşıyor olmasıdır. Zira Suudi Arabistan, Hürmüz Boğazı'ndaki tıkanıklığı aşmak için petrolünü karadan, Doğu-Batı (East-West) Boru Hattının kapasitesini yükselterek (Basra Körfezi bölgesinde bulunan rezerv bölgesinden Kızıldeniz kıyısındaki) Yanbu Limanı'na taşımayı öncelemiş bulunmaktadır (Şekil 1). Buradan tankerlere yüklenen petrolün izlediği yol ise gideceği pazara göre şekillenmektedir.

Avrupa ve Amerika'ya gidecek gemiler Yanbu'dan kuzeye, Süveyş Kanalı'na doğru yönlenerek giderken Güneydoğu Asya ve Uzak Doğuya gidecek tankerler Bab-ül-Mendep Boğazı’ndan geçmek durumunda kalmaktadırlar. Başka bir deyişle, Avrupa pazarlarına satılan petrol için Bab-ül-Mendep Boğazı'na uğramadan Akdeniz ve Avrupa pazarlarına ulaşmak mümkünken, Hint Okyanusu ve bağlantılı bölgeler için boğaz önemli riskler taşır hale gelmiş olmaktadır.

Boğaz'daki geçiş güvenliğinin tamamen kaybolması halinde, Hint Okyanusundan Akdeniz’e geçerek Avrupa’ya ulaşmak isteyen tankerlerin ve gemilerin Afrika'nın güneyindeki Ümit Burnu rotasına yönelmesi zorunlu hale gelecektir (Şekil 1). Bu durum sevkiyat sürelerini 10 ila 20 gün uzatırken, navlun ve sigorta maliyetlerini katlayarak arttıracak ve tankerlerin getireceği ek mali yük nihai petrol fiyatlarına doğrudan yansıyor olacaktır.

Konjektürel açıdan, Hürmüz ve Bab-ül Mendep boğazlarının eşzamanlı kapanması halinde, Körfez bölgesi petrol ve LNG kaynaklarının Avrupa’ya yönlenmesi son derece olumsuz etkilenecek ve "çifte tıkanma" şartları oluşacaktır. Küresel deniz yoluyla taşınan ham petrolün yaklaşık %30'u Hürmüz ve Bab-ül Mendep Boğaz ikilisinden geçmektedir. Dolayısıyla, oluşabilecek çifte tıkanmanın yansımalarının yadsınamaz boyutlarda olacağı anlaşılmaktadır.,

Böylesi bir durumda, karasal boru hatlarının öne çıkması beklenebilir. Ancak mevcut karasal boru taşıma kapasitesilerinin küresel talebi karşılayamayacağı düşünülmektedir. Bu ise, mevsimsel olarak daha çok petrol ve doğal gaz gereksinimi olan kış aylarında enerji bağlantılı sorunların etkisinin daha da artacağı sonucunu doğuracaktır. Bu bağlamda enerji fiyatlarının da hızla yükselebileceğini tahmin etmek hiç de zor bir öngörü olmayacaktır.

Öte yandan, Suudi Arabistan, Hürmüz Boğazı Krizinin baş göstermesinden hemen sonraki aydan itibaren Kızıldeniz’deki Yanbu terminal limanından günlük ortalama 4,5 milyon varilin üzerinde ham petrol ve akaryakıt sevk eder hale gelmiştir. Ancak, bu miktarın yaklaşık %70'i Asya'ya yönlenmektedir. Bu bağlamda, Yanbu'dan çıkan petrolün güneye, bir başka deyişle Bab-ül Mendep Boğazı'na doğru ilerleyen kısmının günlük ortalama 2,5 milyon varil mertebesinde olduğu ifade edilmektedir. Çin, Suudi Arabistan'ın dünyadaki en büyük ham petrol müşterisi durumundadır. İlaveten, Suudi Arabistan'ın Bab-ül Mendep Boğazı'ndan petrol sevkiyatı, büyük oranda Çin’in yanı sıra, Hindistan, Japonya ve Güney Kore'ye gitmektedir. Bu bağlamda, Bab-ül Mendep krizinin, Uzak Doğu’da zaten yaşanmakta olan enerji sıkıntısını daha da artıracağı ve travmatik boyutlara çıkarabileceği düşünülebilir.

Yanbu'dan kuzeye, Süveyş Kanalı ve/veya Süveyş-Akdeniz Boru Hattı (SUMED) üzerinden Akdeniz/Avrupa'ya yönlenebilmektedir (Şekil 1). Bu güzergahlardan giden petrolün miktarı günlük ortalama 1,3-1,5 milyon varil mertebesinde olmaktadır. Bu rota Bab-ül Mendep Boğazı'ndan geçmediği için Husi ablukasından etkilenmiyor görünmektedir. Ancak, bu miktar ihracat, Suudi Arabistan ekonomisi için yeterli görünmemektedir. Dolayısıyla Sudi Arabistan’ı ekonomik ve enerji politik olarak olumsuz etkileyebilecektir.

Husiler’in, Babülmendep Boğazını Suudi gemilerine kapatmasıyla, Suudi Arabistan’ın (her şeye rağmen) Asya’ya petrol taşımak için denizel rota olarak, önce Süveyş Kanalı ve Akdeniz boydan boya geçilerek, Cebelitarık Boğazından üzerinden tüm Afrika kıtasının dolaşılarak Hint Okyanusu’na çıkılması ve petrolün Uzak Doğu’ya ulaştırılması mümkündür. Böylesi bir rotanın takip edilmesi ise devasa boyutlarda zaman kaybı ve hayli yüksek mali külfet getireceği öngörülmektedir. Böylesi bir durum küresel boyutta olumsuz ekonomik ve enerji politik gelişmelere neden olabilecektir

Sonuç

Tüm bu açıklananlar çerçevesinde, Bab-ül Mendep Boğazı’nın konjektürel bağlamda giderek önem taşıyan bir deniz geçiş noktası olduğu görülmektedir. Bab-ül Mendep Boğazı'nın tamamen kapanması, Suudi petrol ihracatının önemli bir kısmının bölgeden çıkışını engelleyeceğinden küresel petrol arzını %7 oranında azaltabilecektir. Bu durum, Hürmüz Krizi ile oluşan kaotik ortamın katmerlenerek artması anlamına gelecektir.

Özellikle Hürmüz Boğazı ile birlikte Bab-ül Mendep Boğazı’nın da kapanmasıyla “çifte tıkanma” şartlarının oluşması halinde hayli vahim şartlar oluşabilecektir. Bu ise hem enerji politik ve hem de ekonomik olarak küresel bağlamda travmatik sonuçlar doğurabilecektir. Bir başka deyişle Arap yarımadasının iki tarafında yer alan söz konusu iki Boğaz’ın eş zamanlı kapanması enerji piyasalarını doğrudan etkileyecektir. Dolayısıyla küresel ölçekte ekonomik ve sosyal yansımalara neden olabileceği gibi toplumların günlük yaşantılarına kadar yansıyan olumsuz etkiler yaratabilecektir.

Türkiye açısından konu değerlendirilmek istenirse; Hürmüz ve Bab-ül Mendep Boğazlarındaki krizler Türkiye için hem enerji güvenliği hem de ticaret rotaları açısından kritik riskler ve fırsatlar yaratıyor olabilecektir. Genellikle kısa vadede olumsuz, ancak orta ve uzun vadede olumlu yansımaların yaşanabileceği söylenebilir.

Şöyle ki; kısa vadede Türkiye’de petrol fiyatlarının artış trendinde olmasının devam etmesiyle birlikte ülkenin enerji ithalat faturası artabilecektir. Bu da enflasyon baskısını güçlendirebilecektir. Artan navlun ve sigorta fiyatları, genel taşımacılık maliyetlerini arttıracağından Türk ithalat ve ihracat şirketlerinin rekabet gücü zorlanabilir ve özellikle enerji yoğun sektörlerde (çelik, kimya, otomotiv) maliyet baskısı artabilir.

Buna karşın, kısa vadeden başlamak üzere orta ve uzun vadede Türkiye için olumlu bazı gelişmeler de olabilir. Enerji boru hatları bağlamında var olan bazı imkanlar öne çıkabilir veya söz konusu enerji hatları daha yüksek tonajlarla kullanılabilirlik kazanabilir. Hürmüz Boğazı’nda yaşanan kesintiler Basra Körfezi petrolünü tehdit ederken, Bab-ül Mendep’teki gerilim Süveyş üzerinden Avrupa’ya giden hatları da baskı altına alıyor olmaktadır.

Yaşanan konjektürel gelişmeler, Türkiye’nin sahip olduğu alternatif enerji ve lojistik koridorlarının öne çıkması sonucunu doğurabilecektir. Bu durum Türkiye’nin, Avrupa için enerji ve lojistik bakımdan daha da stratejik önem kazanması anlamına gelecektir. Dolayısıyla Türkiye’nin “Enerji Merkezi” olmak yolundaki hedefleri için önemli gelişmeler yaşanabilir. Bir başka deyişle, Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı, TANAP ve Bakü-Tiflis-Ceyhan hatlarıyla Rusya bağlantılı Türk Akım ve Mavi Akım enerji boru hatları üzerinden enerji temini, Türkiye’nin stratejik önemini giderek arttırabilecektir. Bu da Avrupa’nın enerji güvenliği için Türkiye’yi daha cazip bir ülke haline getirebilecektir.

Öte yandan, Bab-ül Mendep krizi, Asya-Avrupa deniz ticaretini sekteye uğratabilecek mahiyette olduğundan Türkiye’nin Orta Koridor ve Kalkınma Yolu projeleri, bu durumda güvenli alternatif rotalar olarak önem kazanacaktır. Bu bağlamda Türkiye’nin enerji diplomasisini ve Orta Koridor projelerini hızlandırması açısından konjektürel fırsatlar doğabilecektir.

Bütün bunlara karşın, Türkiye jeopolitiğinin önem kazanıyor olması, küresel aktörlerin Türkiye üzerinde baskı oluşturması ihtimalini de düşündürmektedir. Bu bağlamda, Türkiye’nin istikrarını koruması kritik üstü önem taşımaktadır.

Tüm bu durumlar söz konusu iken, son olarak 7 Ağustos 2026'da Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında, bir güvenlik ve savunma paktı olarak “Mekke Ortak Savunma Antlaşması” imzalanmış bulunmaktadır. Bu pakt bağlamında, Bab-ül Mendep Boğazı sorununun baş aktörü durumunda olan Husiler’in, Türkiye (tarafından verilebilecek SİHA) desteğinde Suudi Arabistan tarafından baskılanabilmesi söz konusu olabilir. Böylesi bir durumun gerçekleşmesi halinde, Bab-ül Mendep Krizinin tırmanma sürecinde imzalanan böylesi bir paktın global ve konjüktürel etkinliği, kendini göstermiş olacağı gibi Türkiye’nin, enerji coğrafyası olan Orta Doğu’daki konumuna da önemli ölçüde güç kazandırmış olacaktır.

Öz olarak belirtilmek istenirse; Bab-ül Mendep Boğazı’nda yaşanan olumsuz gelişmelerin yansımalarıyla daha da tırmanmasıyla, Hürmüz’deki krizle de birleşerek küresel enerji güvenliğini tehdit eder boyut kazanabilir ve global ölçekte enerji politik ve ekonomik sorunlara evrilebilir, buna karşın sorunların çözümü için aranacak hamlelerden önemli bir tanesi enerji geçiş güzergahları için alternatif rotaların gündeme gelmesi olup böylesi bir durumda Türkiye için kısa vadede (daha çok ekonomik) bazı olumsuz etkilenmeler olabilirse de jeopolitiği nedeniyle fırsat olarak nitelenebilecek seçenekler de önemle gündeme gelebilir veyahut da Türkiye’nin kurgulanmasında önemli bir rol aldığı güvenlik paktı bağlamında “Dünya Enerji Politiği”nde giderek öne çıkan bir aktör olarak kendini gösterebilir.