BALKANLARDAKİ TÜRK VARLIĞININ GELECEĞİ

Bulgar yöneticileri, asimilasyon operasyonunu haklı göstermek için, tarihi çarpıtan bir tez ortaya attılar ve Bulgaristan'daki Türklerin aslında Osmanlı döneminde zorla Müslümanlaştırılmış saf Bulgarlar olduğunu iddia ettiler. Bu yüzden operasyona "Yeniden Doğuş" adını vererek, bu insanların "özlerine ve orijinal Bulgar kimliklerine geri döndürüldüğünü" savundular.

Geçtiğimiz Cumartesi günü Avrasya Bir Vakfı’nın düzenlediği Divan Sohbetleri programının konuğu Prof. Dr. Halit Eren’di.

Prof. Dr. Halit Eren, Batı Trakya kökenli, vatan kaybetmenin acılarını yaşamış bir ailenin ferdi olarak, tarihimizin, kültürümüzün korunması konusunda yaptığı çok değerli çalışmalarıyla tanınıyor. Yıllarca Balkan coğrafyamızla ilgili çalışmaların içinde olmuş, Balkanlardaki Türk tarihinin ve kültürünün korunması için çalışmış, Doğu Roma’nın başkentini almadan çok önceleri var olduğumuz Balkan coğrafyasını adım adım dolaşmış bir bilim insanımız.

İslam dünyasının tarihi, kültürü, mimarisi, sanatı (het, tezhip..) ve kültürel mirası konusunda araştırmalar, yayınlar yapan, konferanslar sergiler düzenleyen IRCICA’nın bu konulardaki çalışmalarına yıllarını vermiş bir idealist.

O nedenle, anne tarafı 1363’TE Filibe’yi fetheden “Emir Şeyhleri”nin torunu olarak, Eren Hoca’nin “BALKANLARDAKİ TÜRK VARLIĞININ GELECEĞİ” konulu sohbeti, bizim açımızdan mutlaka izlenmesi gereken bir etkinlikti.

TARİHSEL ARKA PLAN ve MECİDİYE ve NÜVVAP MEDRESLERİNİN ÖNEMİ

Prof. Dr. Halit Eren, konuşmasına Şumnu'daki Mecidiye ve özellikle Nüvvab Medresesi'nin tarihsel önemine değinerek başladı, Kemal Karpat gibi çok değerli aydınlarımızın bu okullardan yetiştiğini ve bu isimlerin daha sonraki dönemlerde (60'lı ve 70'li yıllarda) Türkiye'deki bürokrasi, emniyet ve eğitim kadrolarında çok önemli görevler üstlendiklerini anlattı.

Prof. Eren’in konuşmasının bu bölümü, Balkanlar'daki Türk varlığının yalnızca fiziksel bir nüfustan ibaret olmadığını, çok güçlü bir entelektüel ve akademik altyapıya sahip olduğunu göstermesi açısından çok değerli bir tespitti. Nüvvab Medresesi, bölgedeki Türklerin dini ve milli kimliğini korumasında bir omurga vazifesi görmüştü.

BULGARİSTAN’DAKİ ASİMİLASYON ve BASKI DÖNEMİ

Prof. Eren konuşmasının ilerleyen bölümünde, 1950'lerden sonra komünist rejimin gelmesiyle Türkçe eğitimin kaldırılmasını, Belene Kampı sürgünlerini ve 1970'lerde Pomak Türkleri ile başlayan, ardından tüm Türklere yayılan isim değiştirme (asimilasyon) uygulamalarını anlattı. Eren Hoca, nüfus kütüklerinin bile değiştirildiğini ve günümüzde bile korkudan ya da AB içinde rahat hareket edebilmek gibi pragmatik nedenlerle isimlerini geri almayan ya da alamayan soydaşlarımızın bulunduğunu, yaşadığı olaylardan örnekler vererek aktardı.

Eren Hoca bu acılı süreçleri, "silindir gibi ezdiler" ifadesiyle çok çarpıcı bir şekilde özetledi. Bu asimilasyon operasyonları sonucunda, resmi istatistiklerde Türk ve Müslüman nüfusun kasıtlı olarak düşük gösterildiğine ve gerçek Türk nüfusun (Pomaklar ve kimliğini gizleyenlerle birlikte) 2 milyonun üzerinde olabileceğini belirtti.

KÜLTÜREL DEFORMASYON ve KURBAN ETİ YANINDA İÇKİ İKRAM EDEN MUHTAR

Prof. Eren, kültürel deformasyonun ulaştığı boyutu,1990'lı yıllarda Avren köyünde, komünizm döneminde yıkılan bir caminin yeniden yapımı sonrasında resmi adı "Dimitar" olan köy muhtarının babası tarafından konulan adının "Mehmet" olduğunu öğrendiğini ve kurban kesen bu kişinin, komünist kültürün etkisiyle içki ikram etmesi gibi tezatları gözleri yaşararak şöyle anlattı:

“…Balkanlar ile ilgimiz devam ettiği için Bulgaristan'a gittik, çok kültürel faaliyetler yaptık 90'lardan sonra. Bir gün Koşukavak Belediye Başkanı, Allah rahmet eylesin, ‘Yâ, bizim burada Avren köyümüz var, bunun camisini 70'li yıllarda Bulgarlar yıktı. Bu camiyi yeniden yaptırabilir miyiz?’ dedi. ‘Yaptırırız’ dedim. Kaynağını IRCICA'nın bütçesinden değil de, dışarıdan birilerinin kaynağından bulduk. Camiyi yaptırdık.

Koşukavak belediye başkanına, ‘Önce o köye gidelim, yeri görelim, nereye yaptıracağız, tespit edelim’ demiştim. Gittik, muhtarı bulduk. Kurban Bayramı'nın son günüydü, gittiğimizde. Bu 90'lı yıllarda, 93 veya 94'tü. Muhtara adını sordum, ‘Dimitar’ dedi. ‘Peki, sana babanın verdiği isim ne?’ dedim; ‘Mehmet’ dedi. ‘E, sen Mehmet’sin’ dedim.

Sonra bizi evine davet etti, gittik. Evinde kurban kesmiş, ama öyle bir kültürle yetişmişler ki, evinde açık büfe vardı, envaiçeşit içkiler var. ‘Ne içersiniz?’ dedi bize kurban etiyle beraber. Biz ‘ayran’ dedik. Yani öyle yetişmişler, o kültürle pişmişler. Biz ayran içtik. Orada ikindi namazımızı da kıldık. Namaz kılarken baktık, gözleri doldu. Diyordu ki: ‘Benim çocuklarıma da bu gider mi, bunun şeyi?’. Yani böyle bir durum, böyle bir hal vardı o insanlarda. Bu daha bitmiş değil bazı bölgelerde, Bulgaristan için söylüyorum bunu.

Sonra geçen sene gittim yine aynı yere, aynı köye. O camiye baktım, biraz dökülmüş. Minaresinin boyası, çerçeveleri bozulmuş. Kırcaali Bölge Müftüsü ile gitmiştik Caminin tamiri için bir müteahhit bulduk, işleri yapan bir tamirci bulduk. ‘Bunları düzeltsek nedir, ne eder?’ dedik. İşte 13 bin euro gibi bir fiyat çıkardı. ‘Onu hallederiz’ dedim. Yaptırdık, sonra eylül ayında açılışını yaptık geçen sene.

Bu sefer gittiğimde muhtar değişmişti; bir bayan.. ‘Adınız ne?’ dedim, ‘Veselina’ dedi. ‘Annenin sana verdiği isim ne?’ dedim, ‘Ayşe’ dedi. ‘E, sen Ayşe’sin’ dedim. Bakın, aradan bunca sene geçmiş hâlâ ismini almamış.

Bu önemli bir konu. Bunun üzerinde bizim durmamız, çalışmamız lazım, onları da teşvik etmeliyiz. Bir de yeni nesilde, Bulgar adıyla Avrupa Birliği'ne geçiş gibi bir heves var. Avrupa Birliği ülkelerine gitmek, oralarda iş bulmak düşüncesiyle bunları ihmal ediyorlar.”

Bu anekdot, Bulgaristan Türklerine uygulanan asimilasyon politikalarının toplumsal hafızada ve yaşam tarzında bıraktığı derin izleri (kültürel deformasyonu) göstermesi bakımından çok değerlidir. Siyasi ve ekonomik baskılarla insanların isimleri ve yaşam tarzları değiştirilse bile, kalplerindeki inancı ve aidiyeti koparıp atamadıklarının somut bir resmidir.

MAKEDONYA TÜRKLERİNİN DURUMU ve KURUMSAL YAPILANMA

Makedonya'daki Türklerin kurucu unsur olarak kabul edildiğini, Ohri Antlaşması sayesinde Türk nüfusun olduğu belediyelerde Türkçenin resmi dil olduğunu ve Demokratik Türk Partisi'nin Türk bayrağını resmi olarak kullanabildiğini belirten Prof. Eren, alandaki eğitim çalışmalarını, MATÜSİTEB'in kuruluşunu, Uluslararası Balkan Üniversitesi’ni ve din eğitimi veren kurumlarının durumlarını anlattı ve Balkanlarda Türkler için en rahat coğrafyanın Makedonya olduğunu, bunda Cumhurbaşkanı Gjorge İvanov’un büyük payı olduğunu belirtti.

Halit Hoca, buradaki kurumsallaşmanın (üniversiteler, dernekler federasyonu) Türk varlığının geleceği için hayati bir güvence olduğunu vurguluyor ancak siyasi bölünmüşlüklerin (üç ayrı parti olması) getirdiği handikaplara da dikkat çekti.

BATI TRAKYA ve MÜTEKABİLİYET (KARŞILIKLIK) İLKESİ

Halit Hoca, konuşmasının, Lozan Antlaşması'ndaki mübadele esaslarını, İstanbul Rumları ile Batı Trakya Türklerinin statülerini anlattığı bölümünde, Yunanistan'ın antlaşmalara aykırı olarak Türk okullarına, vakıf idarelerine ve müftülük seçimlerine yaptığı müdahalelerden söz etti. Bölgede biri Yunanistan'ın atadığı, diğeri halkın seçtiği "çift müftü" krizine değindi.

Batı Trakya konusu, doğup büyüdüğü bir coğrafya olduğundan, Halit Hoca’nın konuşmanın en stratejik ve siyasi ağırlığı olan bölümüydü. Prof. Halit Eren, Fener Rum Patrikhanesi'nin Türkiye'de sahip olduğu geniş serbestliğe ve devletin sağladığı kolaylıklara karşılık, Yunanistan'ın Batı Trakya Türklerine aynı hakları tanımamasını eleştirdi. Türkiye'nin bu konuda net bir "mütekabiliyet (karşılıklılık)" politikası izlemesi ve Yunanistan'a karşı bu kozu daha aktif koruması gerektiğini savundu..

SONUÇ

Prof. Dr. Halit Eren, uzun yıllara dayanan deneyimlerinden, yaşanmışlıklarından verdiği örneklerle yaptığı konuşmasında, özet olarak, Balkanlar'daki Türk varlığının yalnızca tarihsel bir miras değil, bugün hala diplomasi, eğitim ve hukuk alanında sıcak bir mücadele alanı olduğuna dikkat çekti.

Halit Hoca, Türkiye'nin bölgedeki soydaşlarına kurumları (TİKA, YTB, Diyanet) aracılığıyla sahip çıkmasının önemini anlatırken, kalıcı başarı için uluslararası hukuktan doğan hakların (Lozan ve mütekabiliyet gibi) masada daha güçlü savunulması gerektiği mesajını veriyordu.

İSTANBUL’DAN ÇOK ÖNCE BALKANLARDA AT KOŞTURUYORDUK

Bulgaristan ne 1947 Anayasası'nda (Dimitrov Anayasası) ne de Todor Jivkov döneminde yürürlüğe giren 1971 Anayasası'nda (Jivkov Anayasası), Türklere istedikleri hakları vermeyi kabul etmemişti. Bulgaristan o dönemde de, “üniter devlet yapısını koruma” kamuflajı altında, azınlıklara siyasi veya coğrafi anlamda herhangi bir statü vermekten şiddetle kaçınan bir politika izlemiştir.

Bulgaristan'ın sosyalizm ve komünizm dönemlerindeki anayasal süreçleri incelendiğinde, Bulgar devletinin (özellikle Jivkov liderliğindeki komünist rejimin) Türklerin isimlerini ve kimliklerini zorla değiştirme operasyonunun (Bulgar resmi adıyla Yeniden Doğuş Süreci) temelinde yine de "nüfus dengesi ve demografik korkular" yatmakta olduğu kolayca görülebilir.

Jivkov rejimini en çok korkutan durum, Bulgar nüfusunun doğum oranlarının hızla düşmesi, buna karşın Türk ve Müslüman nüfusun doğum oranlarının çok yüksek olmasıydı. Resmi bir anayasa maddesi olmasa bile rejim, ilerleyen yıllarda, Türk nüfusunun toplam nüfusa oranının kritik bir seviyeye ulaşmasından ve bunun gelecekte kaçınılmaz olarak siyasi/toplumsal hak taleplerine, hatta bir özerklik baskısına dönüşmesinden derin endişe duyuyordu.

ASİMİLASYONU HAKLI GÖSTERMEK İÇİN…

O dönemin Bulgar yöneticileri, asimilasyon operasyonunu haklı göstermek için, tarihi çarpıtan bir tez ortaya attılar ve Bulgaristan'daki Türklerin aslında Osmanlı döneminde zorla Müslümanlaştırılmış saf Bulgarlar olduğunu iddia ettiler. Bu yüzden operasyona "Yeniden Doğuş" adını vererek, bu insanların "özlerine ve orijinal Bulgar kimliklerine geri döndürüldüğünü" savundular.

Bulgaristan Komünist Partisi, ülkeyi etnik ve dini azınlıklardan arındırılmış, “homojen bir Bulgar milleti" haline getirmeyi hedefliyordu. Türklerin varlığı, bu ideolojik homojenliğin önündeki en büyük engel olarak görülüyordu. Bulgar yönetiminin Türklere bugün de aynı gözle baktığı unutulmamalıdır.

EMİR ŞEYHLERİ”NİN BİR TORUNU OLARAK…

1363 yılında Murat Hüdavendigar komutasında Filibe’yi vatan yapan “Emir Şeyhleri”nin, Filibe’nin son Osmanlı şehbenderi (başkonsolosu) Süleyman Efendi’nin bir torunu olarak, Türkistan’la Balkanlar arasında köprü olan coğrafyanın bir ferdi olarak, İstanbul’dan çok önceleri varolduğumuz topraklarda kültürel varlığımızı korumamız gerektiğine inanıyorum.