Ben bu bayramı kutlamıyorum. Sevinci de olamaz. Çünkü ‘kurban’ kelimesi, yanlış çalınan nota kadar ruhu acıtıyor.
Yıllardır da bu bayramın özellikle ilk gününde hiç dışarı çıkmaz, akıtılan o masum kanların matemini yaşarım. Nasıl olur ki evrende bizimle birlikte yaşama hakkı olan o canlılara, insanoğlunun verdiği kararla topluca kıyma hakkımız olsun.
Ben bugün sizinle ‘bayram’ kelimesini nostaljide yaşadığımız ritüelini paylaşmak istiyorum.
“Nerede o eski bayramlar”
Aile büyüklerinin hüzünlü o sözü gençlere pek bir anlam ifade etmese de çocukluğumun aile içinde geçen dönemim boyunca eski bayramların tadı bir başkaydı. Ne teknoloji bu kadar gelişmiş, ne dijital dünya hayatımızın her alanına etki etmiş ve ot gibi çoğalan büyük alışveriş merkezlerinin olmadığı o eski günlerde bayramlar daha coşkulu yaşanırdı. Şimdilerde ise unutulmaya yüz tutmuş, kültürümüzde yer etmiş eski bayram geleneklerini hatırlayalım istedim. Efendim;
Eski bayramlarda bayram kutlama öncesinde gelenek haline gelmiş büyük alışverişler yapılır, herkesi tatlı bir telaş kaplardı. Çocukların bayram sevinci ön sıraya konur onlara alışveriş yapılır sonra yeterse büyüklere alınırdı. Baştan ayağa, yepyeni bayramlıklar… Ahhh… Kırmızı rugan ayakkabılarımı yastığın başında tutup bayram sabahını nasıl iple çektiğimi anımsadım.
(Daha eski dönemlerde, günümüzde olduğu gibi hazır kıyafetler olmadığı için terzilere ölçüler ve siparişler verilir, evin her bir bireyine bayramlık kıyafetler diktirilir, terzilerin önünde uzun kuyruklar oluşurmuş. Varlıklı aileler, durumu iyi olmayan ailelerin çocuklarına da bayramlıklar diktirirlermiş)
Şimdilerde de çarşılarda bayram alışverişi kalabalığı oluyor tabii. Bazı semtlerde enflasyon sebebiyle alamayan dar gelirli aileler ucuz bir yeni giysi ucuz yiyecek peşinde kuru kalabalık oluşurken, gözü dönmüş varlıklı kişilere her gün bayram olduğu halde lüks semtlerde alışveriş çılgınlığı oluyor maalesef. (Dünyada bu kadar aç susuz savaş ortasında kalmış çocuklar insanlar canlılar varken bu israf akla zarar)
Günümüzde de henüz tükenmeyen alışkanlıklar ile kıyafetin yanı sıra kilo ile şeker, çikolata, mendil, kolonya, tatlı malzemeleri gibi misafirlere ikramlık ihtiyaçlar alınıyor.
Eski bayramlarda, nur içinde yatsın anacığımın sabahlara kadar bizlere kıyafet örüp, sonra üstüne temizliğini bitiremediğinde babamın uyanıp bayram namazına gidişi daha dün gibi anılarımda.
Alışverişin dışında; evler ve bahçeler de misafire hazırlanır, her yer dip köşe temizlenen bayram telaşı içinde geçerdi.
Mendil içinde harçlık ve şeker nostaljisi; Eski bayramlarda, insanlar çocukları utandırmamak için harçlık ve şekerleri bembeyaz bir mendil içinde verirdi. Hazır tatlılar, pastaneler günümüzdeki kadar yaygın olmadığı için evlerde hamurlar yoğurulur, yufkalar açılır ve baklavalar, börekler yapılır, sarmalar sarılır, misafir önemsenir, ikramda kusur etmemek, misafiri iyi karşılamak için herkes gücü yettiğince en iyi hazırlığı yapmaya çalışırdı. Tarihi ne olduğu tam bilinmese de halk arasında “arefe suyuna girmek” diye bilinen bir tabirde olduğu gibi arefe gününde çocuklar da yetişkinler de yıkanırdı. (Çocukların arefe suyuna girdiğinde bir arpa boyu uzadığına inanılırmış) Biz de de sıraya girer, başta annem olmaküzere hepimiz babamın elini öper ‘sıhhatler olsun’ temennisi alırdık.
Evet bu sebeple bayram arefelerinde hamamlar dolup taşardı. Çocuklar arefe gününde de konu komşuyu dolaşır, mübarek günlerini kutlar şeker, mendil ve harçlık alırlardı. Günümüze uzanan bu adet artık trajik bir şekille çocukların işi ticarete döndürdüğü bayram harçlıklarının miktarını bile kestiği dönemlere ulaştı.
Televizyonun olmadığı yıllarda radyo, daha sonra televizyonlarda halk arasında en büyük eğlence ve iletişim kaynağı olur bayrama özel programlar yapılır, bayram türküleri çalınırdı. Sevilen sanatçılar, özel bayram konserleri verir, televizyon kanallarının her biri yarış içinde “Bayram Özel” programları yapardı.
Eskiden yakın uzak demeden tüm akraba ve eş dost bayramlaşmayı unutmazdı. Öyle öncesinde arayıp haber vermeye gerek duyulmaz, çat kapı gidilebilirdi. Özellikle yaşça büyük kişiler mutlaka ziyaret edilir, hal hatır sorulur, gündelik konularda bayram sohbetleri edilirdi. Her gelen iyi karşılanır, küsler bu günlerde barışırdı. Peh şimdi nerdeee… Kardeşler bile birbirini yiyecek kadar sevgilerini yitirdi.
Bayramın ilk günü daha önce yapılan hummalı hazırlık bitmiş tüm aile üyeleri, normal günlerden daha büyük bir özenle hazırlanmış kahvaltı sofralarında bir araya gelirdi. Özel bayram yemekleri pişirilirdi. Yemekler, gerektiğinde misafirlere de ikram edilmek üzere fazlaca pişirilirdi. Herkes kendi kültür ve geleneğine göre ikramlarını yapardı. Topluca içilen Türk kahvesi şükür ki henüz bitmedi.
Osmanlı Dönemi’nde 90’lı yıllara kadar süren bir Bayram Panayırı geleneği günümüzde neredeyse unutuldu. Bayram panayırları bayram coşkusu yaşayan halkın sevincini doyasıya yaşadığı ve eğlenebildiği yerlerdi. Özellikle çocukların çok sevdiği bu panayırlarda çocuklar için lunapark, baloncular, simitçiler, çerezciler, macun gibi seyyar satıcıların da olduğu panayırlarda eğlence geç saatlere kadar sürerdi.
Günümüze evrile çevrile gelen bu adetler maalesef çağın şartlarına ayak uydurarak, çalışan ebeveynlerin, sınav stresli çocuklarıyla dinlenmek için adeta evden kaçarcasına kendini attığı günlere geldi. Bayramlar da değişim algısının kurbanı oldu.
Kurban bayramında ortalığı kan revan hale getirenler, kendi kesip paylaşmayanlara ise bence hepten deli.
Onlara sözüm şu; Keseceğin şeyler
Haram yemeği kes
Yalan söylemeyi kes
Kul hakkı yemeyi kes
İsrafı kes
Sahtekarlığı kes
Ona buna çamur atmayı kes
Bunları kesmezsen, ne kesersen kes; Beyhude