Etem Sevik
PEK SAYGIDEĞER OKUR; Dil, insanın kendine kurduğu en zarif tuzaktır. Anlatmak için icat edilir; fakat her anlatım, anlatılanı eksiltir. Bu yüzden “hiçbir dil yazamaz” düşüncesi bir yetersizlik itirafı değil, bir matematiksel gerçekliktir: İnsan deneyimi, dilin çözüm kümesinin dışındadır.
Bunu bir zihinsel aritmetik olarak düşünelim. Varlık, beş terimli bir toplamdır: kişi, zaman, olay, sessizlik ve düşünce. Her biri kendi içinde tam görünür; fakat bir araya geldiklerinde toplam, beklenildiği gibi kapanmaz. Eşitlik kurulamaz. Çünkü dil, bu beşlinin yalnızca yaklaşık değerlerini taşır.
Kişi, kendini ifade etmeye başladığı anda bölünür. Söylediği ile kastettiği arasına bir fark girer. Bu fark küçüldükçe hassasiyet artar, ama asla sıfıra inmez. İnsan, kendi üzerine yazarken bile kendine tam denk düşmez. “Ben” dediği şey, bir kimlik değil, bir yaklaşım değeridir.
Zaman ise, bu denklemin en sinsi terimidir. Geçmişi anlatırken aslında onu yeniden üretiriz. Her hatırlama, bir yeniden yazımdır. Böylece zaman, sabit bir değişken değil; sürekli dönüşen bir fonksiyon olur. Aynı olayı iki kez anlatmak, iki farklı zaman yaratmaktır. Dil, bu kaymayı sabitleyemez.
Olay, yaşandığı anda birdir; anlatıldığında çoğalır. Tanıklar arttıkça gerçeklik bölünür. Her anlatı, olayı kendi eksenine çeker. Sonunda ortada tek bir hakikat değil, birbirine yaklaşan ama kesişmeyen doğrular kalır. Dil burada birleştirmez; aksine çoğaltır.
Sessizlik ise bu denklemin görünmeyen ama en ağır terimidir. Söylenmeyenler, söylenenleri belirler. Bir cümlede eksik bırakılan, o cümlenin yönünü tayin eder. Dil, sessizliğin etrafında döner; ama onu içine alamaz. Bu yüzden her ifade, merkezinde bir boşluk taşır.
Ve düşünce… Henüz dile gelmemiş olan. Saf haliyle sınırsız, fakat yazıya döküldüğü anda sınırlanan. Düşünce, dilin kalıbına girdiğinde biçim kazanır ama aynı anda kayıp verir. Tıpkı irrasyonel bir sayının ondalık kesre zorlanması gibi: devamı vardır, ama yazı onu keser.
Şimdi bu beş terimi topladığımızda ortaya çıkan şey bir sonuç değil, bir artıktır. Dilin taşıyamadığı bir fazlalık. Matematikte bazı işlemler tam bölünmez; geriye bir kalan bırakır. İnsan deneyimi de böyledir: Dil ne kadar genişlerse genişlesin, her zaman bir “beşinci artık” kalır.
Bu artık, hatanın değil, varoluşun işaretidir. Çünkü tam ifade edilebilen bir deneyim, aslında yaşanmamış olandır. Kusursuz anlatım, eksik gerçekliğin göstergesidir. Gerçek olan, her zaman biraz taşar.
Dolayısıyla “hiçbir dil yazamaz” demek, dili reddetmek değildir. Aksine onun sınırını kabul etmektir. Dil, hakikatin kendisi değil; ona yaklaşma biçimidir. Ve her yaklaşım, içinde bir uzaklık barındırır.
İnsan, bu uzaklıkta yaşar. Söyledikleriyle değil, söyleyemedikleriyle tamamlanır. Ve belki de anlam, tam olarak burada doğar: Eşitliğin kurulamadığı yerde, kalan o beşinci artıkta.