Bilinçsizlik Pırtısı…

İnsanlığın manevi anlamda evrim içine girmesi, arkeolojik ve antropolojik araştırmalara göre binlerce yıl sürdü. Bu araştırmalarda yüz bin ila kırk bin yıl öncesi aralığında insanların ölülerini gömmeye başladığı tespit edilmişti. İnsan, estetik, gönüllere girecek, gördüğünde gülümsetecek, duygulandıracak figürler üretmeye başlamıştı. Bu estetiğe karşı ilgi eylemi, karşıdaki insana değer katma, ona dokunabilmenin yarattığı içsel keyif düşünceyi tetikledi. Haliyle matematik, fizik, kimya gibi bilim dalları adım adım hayatımıza girdi.

Düşünmenin gelişmesi, manevi talihimizin dönüm noktası oldu. İnsanlığın manevi talihini değiştirmesi tabii ki kolay olmadı. İnsanlık derin acılarla, tecrübelerle bu yolu şekillendirebildi. Bu uğurda çok fazla insan farklı şeyler söylediği için yandı, zenginliği bozulacak olan hükmedenlerce cezalandırıldı. Sokrates’i, Buda’sı, Konfüçyüs’ü, Farabi’si, İbn Haldun’u, Gazali’si, Yunus Emre’si kimler kimler geldi. İnsana dokundu, değer kattı ve gitti.

Yanılgıların süreklilik arz edemeyeceğini anlattılar. Yanılgılar içinde kalanların boşluğa düşeceğini, boşta kalmanın binlerce yılda geliştirilebilmiş maneviyatı bozacağını belirttiler. Buna tek ilacın ise; iş yapmak olduğunu, iş yapanların ışıldayacağını, maneviyatının artacağını, yaşadıkları toprakların cennet olacağını yine üzerine basarak vurguladılar. Gerçek vatanseverlerin görevini en iyi yapanlar olduğunu öğrettiler.

Bu sebeple Cumhuriyetin ilk adımları atılırken; her türlü insancılığa açık, insan aklına güvenen, geniş ufukları görebilen insanların yaşadığı bir ülke oluşturmak istendi. Bunu yapabilmenin elbette ilk yolu, binlerce yıllık tecrübeyi hatırlatacak köklü bir yapıya tekrar ulaşmaktı. EsTrükçe’den Latinceye geçmiş olan alfabe, Türk kökenli olması itibarıyla Türk dilini en iyi anlatan, en uygun yapıya sahip olan alfabeydi. Böylece tekrar öze dönüş, gelişim açısından önemli katkılar sundu; kısa sürede çok önemli düşünsel hamleler yapılabildi. İstikbal istikrarının bir numaralı göstergesi olan; satın alma gücü, yani ihtiyacı karşılayabilme gücünde “fiyat istikrarı” sağlanabildi. Tüketmek için dış borç alarak maliyetlerini, fiyatlarını yükseltmedi. Köprüsünü, otoyolunu yabancıya temlik ederek peşin ama düşük gelir elde edip, temlik, faiz maliyeti ile halkın hane gelirini yabancıya aktaracak geçiş bedellerini yükseltmedi. Uzun yıllarca insanlar ekmeği, kumaşı aynı fiyattan satın alabildi. Ve istikbal, sömürülme tehdidini yaşamadı.

Ülke; para politikaları, yani faizle oynama veya rantı destekleme ile değil; üretimle, yani doğaya değer katma ve ham olanı estetik, kullanılabilir olana çevirme politikalarıyla yönetildi. Bu politikalar sayesinde ürün maliyetleri ve kapasite kullanımı denetlenerek kalite hedeflerinin tabana yayılması sağlandı. Böylece tüketici memnuniyeti oluştu, pazar payları arttı.

Ancak ne var ki! Ülkeler yalnızca para politikalarıyla uzun yıllar yönetilemez. Yönetilmeye kalkışıldığında ise onca uzmanın çalıştığı koca koca Merkez Bankaları, bir yılın sonundaki rakamları bile tutturamaz hâle gelir, aciz görünür; sözüne güvenilmez olur. Ki ülkeler için bir yıl kısa bir süredir. Yıl sonu kur hedefini yıl içinde altı kez, enflasyon hedefini yedi kez değiştirmek, yetkinliğin olmadığının en açık ifadesidir. Kısacası ülke önünü bile göremez hâle gelmiştir. Kör uçuşun sonuçları ise malumdur.

Raporları çıkmayan ya da yanlış çıkan kurumlar gibi önünü göremez ve kaza yapar. Eğer şanslıysa perte çıkmaz; ama işi artık tam anlamıyla şansa kalmıştır. Elbette onu da artık kendisi yönetemez. Onun yerine, şansı elinde tutmayı başarabilen ülkeler bu kazanın sonuçlarını yönetecektir. Özünde “şans” olarak nitelendirilen de güçlü kalmış rakip ülkelerin vicdanı olacaktır.

İşini şansa bırakmayan, önünü görebilen, hedeflerini bir bir tutturabilen çalışkan ülkelerde; deprem insanlara adeta soykırım etkisi göstermez, sel baskınlarında insanlar zarar görmez, iş kazalarında, madenlerde canlar alınmaz. İnsanlar kar tatilinde yanarak, vapur yolculuğunda boğularak, tren yolculuğunda raydan çıkarak ölmez. Aileler parçalanmaz, yuvalar yıkılmaz. Gazisi geçinemez bırakılmaz, şehidine cennetten ‘yazıklar olsun’ çektirilmez. Eğitimli milyonlarca genç evde oturtulmaz; enerjileri boşa akıtılarak israf ve kul hakkı yeme günahı işlenmez. Üzerinde bir dakika bile düşünülmemiş, plansız, adı eğitimli ama iş yapmayan, mesleksiz bırakılmış gençlik oluşturulmaz. Masum onca gence iş imkânı sunulamazken, eski hükümlüye, hüküm giymiş teröriste hibe vermeye kalkışılmaz.

Plansız hareket edilen her yerde hak arayışları başlayacaktır. Arayış başladığında hakkı vermeme, bir zümrede tutma gayreti, hakkı insanlara yaymama isteği halkı kışkırtır, kaoslar getirir.

İşini şansa bırakmayan güçlü ülkelerde; parlamanın anahtarı para, belli bir kesimde toplanmaz. Olması gerektiği gibi tabana sağlıklıca dağılır ve asıl ‘değerin’ insan olduğu bilinir. Değerin para olduğu yönetimlerde ise; haliyle insan ucuzlar, ucuz olandan da vazgeçmek kolaydır. Onun sağlığı için önlemler almak gerekmez. Çünkü şerre, kazaya, belaya, sağlığa, güvenliğe önlem almak daha pahalıya mâl olur.

Bu sarmala düşmemek için doğanın, insan ve ruhunun ‘asıl olan’ olduğunun kafalara kazılması, bunun da temel eğitim olarak verilmesi gerekir. İnsanın ‘Asıl’ olduğunu anlamayı sağlayacak yegâne eğitim elbette filolojidir. Yani düşünceyi geliştiren dil bilimi, edebiyattır. Bilim sadece aklın yoğun kullanıldığı, eğitimli zihinlerde gelişir. Düşünebilen toplumlar fikir geliştirir ve tüm kötülüklere karşı onun arkasına sığınır. Düşünemeyenler ise sığınılacak bir fikir geliştiremediğinden bir kulun arkasına sığınma kolayına kaçarlar. Çünkü fikirlerin arkasına sığınmak meşakkatlidir, yoğun emek, çalışma, derinlik, bilgelik ister. Bu tembel tutum tarih boyunca kâhin kralların doğmasına sebebiyet vermiştir. Bu kişiler kâhin krallarının arkasına sığınmış, kaderini sorgusuzca bir kula teslim etmiş ve ne yazık ki her seferinde derin karanlığı görmüşlerdir.

Kadim Türkler, atalarımız konuşmalarının, kelimelerinin içine binlerce yıllık tecrübelerini bu yanılgıya düşmememiz için eklemiştir. Bu sebeple bir dilin ne denli geçmişi varsa o denli de tecrübesi, yüceliği vardır. O dili çözmek, anlamak bedava, maliyetsiz fikir, keşif, buluş demektir. Fikirlerin arkasına sığınmayı kolaylaştırmak demektir. Dünya döngüsünün sağlıklı oluşmasını sağlayan rakiplerin de önüne geçmek demektir.

Ve bu sayede insan daha hızlı parlamaya başlar, insan paranın değil de para insanın hizmetkârı oluverir. İnsanın temel düşmanı ‘bilinçsizlik’ pılını pırtını toplar ve o diyardan uzaklaşır.

O diyarda, mesela nüfusun %20’lik kısmı millî gelirin %50’sini paylaşırken, son %20’lik dilimdeki insanlar da katbekat altı olan %5’ini paylaşmaz.

O diyarda insanlığın uzun yıllar, uğraşlar sonucunda keşfedebildiği, bu sayede yazgılarını değiştirilebildiği adalet terazisi dengeli tartmaya devam eder.

Hele hele insanlığın onca geliştiği bir yüzyılda, Orta Çağ karanlığı ile adaletsizliğin yaşatılması, toplumun ayrıştırılarak arafta bırakılması, sabahı hiç gelmeyecek bir alacakaranlığa hapsedilmesi ancak hükümdarın insanlığından çıkmasıyla söz konusu olabilir.