Bir Büyükelçi Sözü Üzerine

ABD’nin Türkiye-Suriye büyükelçisi Tom Barrack’ın “Türkiye, Osmanlı millet sistemine geçmeli. 1919’dan beri ulus devletler tarafından engellendik” şeklindeki ifadesi, tek bir cümleyle sınırlı basit bir görüş beyanı değildir. Bu söz, tarih, egemenlik, ulus-devlet ve bölgesel tasavvur kavramlarının bilinçli ya da bilinçsiz biçimde birbirine karıştırıldığı; diplomatik nezaketin sınırlarını zorlayan, ideolojik ve jeopolitik bir retoriktir.

Bu cümlede asıl dikkat edilmesi gereken nokta, Osmanlı’ya duyulan nostaljik bir hayranlıktan çok, ulus-devlet fikrinin meşruiyetini tartışmaya açan bir yaklaşımın dışarıdan dillendirilmiş olmasıdır. Zira 1919 tarihi, yalnızca Osmanlı’nın fiilen dağıldığı bir dönemi değil; aynı zamanda Türk milletinin egemenliğini emperyal planlara karşı silahla savunduğu bir kırılma anını temsil eder. Bu tarihsel bağlam göz ardı edildiğinde, söylenen söz masum bir “tarih yorumu” gibi algılanabilir. Oysa bağlamına yerleştirildiğinde, mesele oldukça nettir.

Osmanlı Millet Sistemi: Tarihsel Bir Gerçeklik mi, Seçici Bir Hatırlama mı?

Osmanlı millet sistemi, modern anlamda bir çoğulculuk modeli değildir. Bu sistem; dini cemaatlerin kendi iç hukuklarını uygulayabildiği, ancak nihai egemenliğin mutlak surette merkezî otoritede olduğu hiyerarşik bir yapıya dayanır. Gayrimüslim topluluklar, eşit yurttaşlar değil; korunmuş ama ayrıştırılmış unsurlardı. Sistem, imparatorluğun çok geniş coğrafyasını yönetebilmek için geliştirilmiş pragmatik bir çözümdü; bir özgürlük manifestosu değil.

Bu nedenle millet sistemini bugünün dünyasına “model” olarak sunmak, tarihsel bağlamı bilinçli biçimde koparmak anlamına gelir. 19. yüzyılda bu sistem zaten çözülmeye başlamış, Tanzimat’tan itibaren Osmanlı da modern yurttaşlık arayışına girmiştir. Yani Osmanlı’nın kendisi bile, millet sisteminin sürdürülemez olduğunu kabul etmişken, 21. yüzyılda bir büyükelçinin bu modeli önermesi, tarihsel bir ironi olmanın ötesine geçer.

1919 ve Ulus-Devlet: Kimin İçin Engel?

Barrack’ın “1919’dan beri ulus devletler engel oldu” ifadesi, şu soruyu zorunlu kılar: Kime engel?

Türk milleti için 1919, esaretin reddedildiği tarihtir. Ulus-devlet, bu coğrafyada bir tercih değil; bir zorunluluktu. Parçalanmış imparatorluk bakiyesi üzerinde, etnik ve mezhepsel fay hatlarının tam ortasında başka bir siyasal modelin yaşama şansı yoktu. Ulus-devlet, bu topraklarda birleştirici bir çatı işlevi görmüş; dağılmayı durduran bir sigorta olmuştur.

Ancak küresel güç merkezleri açısından ulus-devletler her zaman “zor” aktörlerdir. Çünkü ulus-devlet; sınır çizer, egemenlik talep eder, kaynaklar üzerinde söz hakkı ister ve dış müdahaleye direnç gösterir. Bu nedenle “ulus-devletler engel” söylemi, aslında kimin serbest hareket etmek istediğini de ele verir. Engellenen şey, halkların refahı değil; sınırsız jeopolitik manevra arzusudur.

Yeni Osmanlıcılık Değil, Yeni Haritalar

Bu tür söylemler ne Osmanlı’yı yeniden diriltme arzusudur ne de Türkiye’ye romantik bir tarih önerisidir. Bu, daha çok ulus-devlet sonrası bir bölge tasavvurunun diplomatik dille yoklanmasıdır. Ortadoğu’da sınırların anlamsızlaştığı, kimliklerin mikro parçalara ayrıldığı, merkezi otoritelerin zayıfladığı bir düzen; dış aktörler için daha yönetilebilir bir zemin sunar.

Millet sistemi vurgusu da tam bu noktada işlevseldir. Etnik ve mezhepsel kimlikleri siyasal özne haline getiren her yaklaşım, ulus-devletin ortak vatandaşlık paydasını aşındırır. Bu, uzun vadede çatışmaları azaltmaz; aksine kalıcı hale getirir. Irak, Suriye ve Lübnan örnekleri bu durumun açık kanıtlarıdır.

Diplomasi mi, Zihinsel Haritalama mı?

Bir büyükelçinin, görev yaptığı ülkenin kuruluş felsefesini dolaylı biçimde tartışmaya açması, klasik diplomasi sınırlarının dışındadır. Bu tür açıklamalar, muhatap ülkenin iç siyasal dengelerini, tarihsel hassasiyetlerini ve toplumsal hafızasını yok sayar. Dahası, bu söylemler "iyi niyetli bir öneri" olarak değil; zihinsel bir haritalama girişimi olarak okunmalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik anlayışı, herhangi bir tarihsel modele geri dönüşle pazarlık konusu yapılamaz. Ulus-devlet, bu coğrafyada hâlâ en kapsayıcı, en rasyonel ve en koruyucu siyasal yapıdır. Onu zayıflatmaya yönelik her söylem, ister akademik ister diplomatik ambalajla sunulsun, aynı kapıya çıkar.

Sonuç Yerine: Tarih Tekerrür Etmez, Ama Hatırlatır

Tom Barrack’ın sözleri bize şunu hatırlatıyor: Tarih, yalnızca geçmişi anlamak için değil; bugünün niyetlerini okumak için de gereklidir. Osmanlı millet sistemi bir tarihsel gerçekliktir; ancak bugünün dünyasına önerilecek bir siyasal reçete değildir. Ulus-devlet ise bu coğrafyada bir ideolojik takıntı değil; tarihsel bir kazanımdır.

1919’da engellenen bir gelecek yoktur. 1919’da inşa edilen bir egemenlik vardır. Ve o egemenlik, hâlâ bu toprakların en sağlam dayanağıdır.

Türkiye’de bazı sözler vardır ki, söylendiği anda yalnızca bugünü değil, yüz yıllık bir hafızayı ayağa kaldırır. Tom Barrack’ın ifadeleri de bu sözlerdendir. Çünkü mesele Osmanlı’yı anmak değildir; mesele Cumhuriyet’i tartışmaya açmaktır. Üstelik bunu içeriden değil, dışarıdan bir sesle yapmak, sözün ağırlığını katbekat artırır.

Ulus-devlet bu topraklarda bir ideolojik tercih olarak değil, tarihsel bir mecburiyet olarak doğmuştur. Etnik, mezhepsel ve coğrafi olarak parçalanmaya müsait bir coğrafyada, ortak bir vatandaşlık bilinci inşa edilememiş olsaydı, bugün ne Türkiye’den ne de toplumsal barıştan söz edebilirdik. Bu nedenle ulus-devleti "aşılması gereken bir engel" olarak tanımlamak, sahadaki gerçekliği değil; masa başındaki arzuyu yansıtır.

Osmanlı millet sistemine yapılan göndermeler, ilk bakışta hoşgörü ve birlikte yaşama romantizmi gibi sunulur. Oysa bu romantizmin ardında, bireyi değil cemaati merkeze alan; eşit yurttaşlığı değil, farklılaştırılmış sadakati esas alan bir yapı vardır. Bugün Ortadoğu’da yaşanan kronik istikrarsızlığın temelinde de tam olarak bu anlayış yatmaktadır: Yurttaşlık yerine kimlik, hukuk yerine aidiyet.

Burada sorulması gereken soru şudur: Türkiye neden 100 yıl önce terk ettiği bir siyasal modeli yeniden tartışmaya açsın? Ulus-devlet, kusurlarıyla birlikte hâlâ bu coğrafyada merkezi otoriteyi, hukuku ve toplumsal bütünlüğü ayakta tutabilen tek çerçevedir. Alternatif olarak sunulan her "esnek model", pratikte daha fazla dış müdahale ve daha zayıf egemenlik anlamına gelmiştir.

Diplomaside sözler rastgele seçilmez. Bir büyükelçinin, görev yaptığı ülkenin kuruluş felsefesine atıf yaparak konuşması, yalnızca kişisel bir görüş beyanı değildir; aynı zamanda bir zihniyet testidir. Türkiye bu testten defalarca geçmiştir. Cevap da her seferinde aynıdır: Egemenlik, müzakere edilebilir bir konu değildir.

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, geçmişe dönüş reçeteleri değil; ulus-devletini daha kapsayıcı, daha adil ve daha güçlü hale getirecek reform iradesidir. Millet sistemi değil, hukukun üstünlüğü. Cemaat dengeleri değil, eşit yurttaşlık. Dışarıdan çizilen tarih anlatıları değil, kendi tarih bilincimiz.

Sonuç olarak; 1919 bir engel değil, bir başlangıçtır. Ulus-devlet bu coğrafyada bir sorun değil, çözümdür. Ve bu çözüm, hâlâ en sağlam zemin olarak ayakta durmaktadır.