BOĞAZ AŞİRETİ

Osmanlı döneminde Boğaziçi kıyılarına yerleşen ve avam diliyle adlandırılan, Boğaz Aşireti, denilecek hale gelen bu topluluk, nasıl ortaya çıktı? Bu bir avuç topluluk kimlerden oluşmuştur? Kısaca tarihi geçmişine bakalım:

Fransız İhtilali'ni örnek alan Avusturya-Macaristan ve Lehistan (Polonya) devrimcileri örgütlendiler. Bunun sonucunda 1848 İhtilalleri Avrupa ülkelerini yakından sarsarken Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile beraber Lehistan Krallığı’nda da devrimci gelişimler olmuştu. Evet ne var ki, bu gibi devrimci girişimler sonuçsuz kalınca elebaşları ve bunların aileleri Osmanlı ülkesine demir atarak canlarını kurtarmışlardır.

Mesela bunların en ünlülerinden birisi olan Konstantin Borzecki (Nazım Hikmet’in dedesi) gerçekten boğazda gemiden atlayarak Osmanlı’ya sığınmıştır. Sonraları bu sülale mensubu ve onlarla beraber yüzlerce sığınmacı ülke değiştirmişler ve bir nevi Mustafa Celalettin Paşa sülalesi konumuna gelmişlerdir. Sonra da göç eden aileler, isim değiştiren sülaleler ve dinlerinden ya da etnik kökenlerinden döndüklerini beyan eden zengin ve aydın kesimler fazlasıyla görülmüştür. Rus işgali sonrasında Polonya’dan kaçan başka bazı aileler de Beykoz’un arkalarında Polonezköy’ü kurarak bu bölgeye yerleşmişlerdir.

Osmanlı İmparatorluğu’na göç ettikten sonra Mustafa Celalettin Paşa adını alan Polonyalı Konstantin Borzecki merkezli Polonyalı Yahudi ailesi Lehistan’dan kalkıp gelerek Osmanlı ülkesine yerleşti. İstanbul Boğazı’nın kıyılarında kendilerine bir gelecek kurmaları hem Osmanlı İmparatorluğu’nun hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinde önemli bir yere sahip olmuşlardır. Bu sülale Türk toplum ve siyaset yaşamında önde gelen roller oynamışlardır.

Önceleri Türk Devleti yanında olanlar, yavaş yavaş etkinliklerini kaybettiler. Çünkü sonradan kaynağı tartışmalara açık gelirlerle zenginleşen; eğitimden ve kültürel değerlerden zayıf, köksüz bir kaç yüz aile Boğazı adeta istila ederek kendilerini halktan ayrı hatta üstün görmeye başladılar.

Ne kadar enteresan ve ne kadar acıdır ki, İstanbul'un caddelerini tanzim etmesi için Amerika'dan getirilen mühendis misyoner Dr. Cyrus Hamlin'in, Bebek sırtlarındaki keşif sırasında; New York'un en zengin Yahudi'lerinden Christopher Rhinelander Robert'e, Rumeli Hisarı'nı göstererek: “Müslümanlar İstanbul'u fethetmek için bu hisarı yaptı. Ben de buraya öyle bir okul yapacağım ki, onları içeriden yıkacak” demişti! Bu söz bile Türk Milleti ve Türk Milleti için gelecekte büyük tehlikelerin işaret fişeği olmuştur. Nihayet adını, sponsor iş insanından alan “Robert Kolej” 1863 yılında tamamlanmış ve "icraata” başlamıştı!

Mesela, Mondros Mütarekesi maddelerine göre Osmanlı’nın Başkenti İtilaf devletleri tarafında işgal edilmeye başladı. İstanbul işgal edildiği günlerde ve işgal edilirken hiç ses çıkarmayan ve tepki göstermeyen Boğazdaki zengin beyler, iş insanlarını, paşalar-paşazadeler, eğlence hayatları bozulmasın işleri aksamasın diye; ülkenin kurtuluşu için Anadolu’ya gidenlere engel olmaya kalkanlarda olmuştur. Bununla yetinmeyip düşmanla iş birliği bile yapmaya yeltendiler. Ellerindeki basın gücünü Kuvvay-i Milliye aleyhinde kullanmaya bile başladılar.

O gün, Boğaz’da oturan bu zengin beylerin, iş insanlarının, paşaların-paşazadelerin ellerindeki para Osmanlı ordusunu 20 defa donatacak durumda idi. Bu Boğaz Aşireti mensupları, evlerinde yani konak veya yalılarında rahat otursunlar bir de işyerlerine rahat gidebilsinler diye kurtuluş hareketine yardım bir yana destek olacaklarına köstek oldular. Oysa ellerindeki taşınır veya taşınmazın 20’de birini ülkenin kurtuluşu için verselerdi. Oysa yine servetlerine servet katacak olan yine onlar olacaktı.

Ama günümüzde yine; Boğaz'ın etkin nüfus yapısı, kültürel yapıdan daha çok parasal güce sahip olup ve de politikaya etkin olanların yerleşmesiyle pek de iyi bir durum arz etmez hal almıştır. Çok yakın zamanda İstanbul Boğazı’nda yaşayan bir avuç zengin iş insanı aileleriyle beraber zaman içerisinde yeni bir Boğaz Aşireti yaratmıştır. Boğaz’ın kıyısını yalayan sulara kapısı açılan yalıların sahipleri ile İstanbul Boğazı’nın en güzel manzaralarına sahip o tepelerin üstlerindeki villalarda yaşayanlar, geçmişteki elit takımı iteleyerek günümüzün bir nevi Boğaz Aşireti haline gelmişlerdir. İstanbul Boğazı gibi cennet bir bölgeyi kendi aralarında parselleyenler, Boğaz’ın korunmasıyla ilgili mevzuatı hiçe sayarak, her geçen gün daha fazla yayılmaktalar. Kendilerini, 86 milyon çok kıymetli Türk vatandaşından ayrıcalıklı gören bu ailelerden büyük bir bölümü dönem dönem aldıkları inşaat izinleriyle, etkinliklerini pekiştirmektedirler. İstanbul’u aynı zamanda borsa ve sermaye merkezi konumuna getiren Boğaz’daki yeni aşiret, İstanbul üzerinden bütün Türkiye’yi yönetebilmenin arayışı içindedir. Sahip oldukları para gücüyle önlerine çıkan her şeyi satın almaktan çekinmeyen Boğaz Aşireti, aynı zamanda birçok siyasetçiyi, bütün basın ve medya organlarını da etkileyerek, özel çıkarları doğrultusunda bunları kullanmaktan çekinmemektedirler.

Mesela; yakın tarihte bile devletin, Boğaziçi Üniversitesi'ne rektör ataması “küresel krize” dönüşmüştü! Afrika'da, Filistin'de onlarca yıldır devam eden soykırım ve emperyalist zulümlerine karşı kılını kıpırdatmayan BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, gözaltına alınan Boğaziçi öğrencileri için harekete geçmişti! Hatta Amerika, Kanada ve bütün Avrupa ayağa kalkmış, şehir meydanlarında "Boğaziçi'ndeki işgali protesto" gösterileri başlamıştı! Haçlı şer odakları, resmen Türkiye Cumhuriyeti devletini hedef almıştı!

Geçmişte Diplomasi üstünlüğünü sürdüren Boğaz Aşireti, günümüzde para gücü ile medya gücünü kullanarak siyaseti yönlendirme ve Boğaz Aşireti’nin çıkarlarına uygun düşen yeni siyasi modeller ya da politikalar üretme şımarıklığına kapılmışlardı. Hatta Boğaz Aşireti mensupları ahlakdışı yaşantılarını o hale getirdiler ki; uyuşturucu, fuhuş, bahis oyunları ve kara para aklama cennetinde yaşar olduklarını zannettiler. Evet kendilerini nerdeyse; devletin kanunun da adli ve güvenlik kurumlarında üstün görmeye başlamışlardı. Amma son günlerdeki Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yargı kurumları ve kolluk kuvvetlerinin üstün başarıları sonucunda Avam diliyle söylenen Boğaz Aşireti topluluğu darmadağın duruma gelmiştir. Bu topluluk artık şunu bilsin ki hiçbir kimse; Yüce Türk Milleti’nin ve onun yüce devletinin siyasi yöneticilerinden, yargı kurumlarından, askeri ve emniyet güçlerinden ve en önemlisi Türkiye Cumhuriyeti kanunlarından üstün değildirler.

Mütareke İstanbul’u geleneği bugün Boğaz’daki bir çeşit aşiret aracılığı ile yine İstanbul’da devam edeceğini sandılar. Hatta dün İstiklal Savaşı’nın önderi Mustafa Kemal’e çapulcu diyen Mütareke İstanbul’unun teslim olmuşları, bugün de Türkiye’nin çıkarlarını savunan iktidarı, milliyetçileri ve de ulusalcıları gericilik ya da faşistlikle suçlamakta ve böylece kendi liberal işbirlikçiliklerini mazur göstermeğe çalışmışlardır (info@biyografi.net).

Sonuç olarak: Bu topluluk öyle ki Türk Milleti'nin üniversitesi olan ve devlet yönetimindeki Boğaziçi Üniversitesi'ni bile -adeta- ideolojik sahiplenmeye kalkışmışlardır. Boğaz’da Hasan Sabah benzeri yaşantılarının değişmez böyle gider zannediyorlardı. Amma Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin güçlenmesi ve Türk Milleti’nin huzuru için çalışan cesur savcılarımız, cesur yargıçlarımız, cesur güvenlik güçlerimiz kanunu hâkim kılmışlardır. Ben diyorum ki; artık bu Boğaz Aşireti azınlık aymazlığı değişecektir. Vallahi son günlerde devletin yaptığı çalışmaların doğrululuğunu benden daha iyi görüyorsunuzdur. Evet Boğaz’ın bu aymazları devletimin bağımsız yargısının gücü ile temizleneceği inancında oldukça ısrarlıyım.