"Suistimal kapısını aralamamalı... Yoksa ardına kadar açılır."
Yıllar önce, çocukken izlediğim bir filmde yaşlı bir kadın karakter şöyle demişti:
“Suistimal kapısını aralamamalı… yoksa ardına kadar açılır.”
Türkan Şoray ve Murat Soydan’ın oynadığı, Samsun’un bir köyünde geçen ‘’Bir Dağ Masalıydı’’ bu film, defakez izlemişliğim vardır o filmi. O yaşlı müfettişin sesi hâlâ kulağımda, gözlüğünü düzeltip o sözü söylerkenki bakışı hâlâ gözümde.
Ve yıllar geçse de, ne zaman toplumda bir çözülme görsem, bu cümle hep aklıma gelir.
Çünkü biz… tam da o kapıyı araladık.
Saygının, emeğin, görgünün, eğitimin kapısını.
Ve şimdi ardına kadar açılmış durumda:
Cahilliğin Altın Çağı’ndayız.
Bir zamanlar cehalet utanılacak bir şeydi.
İnsan bilmediği konularda susar, bilenin sözünü kesmezdi.
“Ben bilmem,” demek, alçakgönüllülüğün, haddini bilmenin nişanıydı.
Ama şimdi... Cehalet öyle gürültülü, öyle pervasız bir hale geldi ki, susanı ezip geçiyor.
Sesi yüksek çıkanın haklı sanıldığı, ekranın ve klavyenin ardına saklanıp dilini bileyen bir güruhun içindeyiz.
Artık çağın adı bilgi çağı değil; cahilliğin altın çağı.
Eskiden okumak bir ayrıcalıktı. Dirsek çürütmek, sabah ezanında kalkıp sınavlara çalışmak, diplomasını duvara asarken gözleri dolan insanlar vardı.
Profesör denince saygıyla susulurdu, sanatçı sahneye çıktığında alkışlarken sadece beğenimizi değil, hayranlığımızı sunardık; çünkü o sahneye kolay çıkılmadığını bilirdik.
Çünkü bilirdik: O insanlar çile çekmişti, emek vermişti, zeka, yetenek ve sabırla yoğrulmuşlardı.
Şimdi?
Şimdi bir profesör bir şey söylediğinde altına yorum yazanın profiline bakıyorsun:
"Hayatı boyunca bir kitap kapağı açmamış."
Ama öyle bir özgüvenle konuşuyor ki, sanırsın bilimin kurucusu.
Sosyal medya… Modern çağın panayırı.
Artık herkes her şey hakkında konuşuyor.
Estetikten ekonomiye, kuantumdan küresel ısınmaya kadar her konuda yorum yapan, ama hiçbir konuda donanımı olmayan bir insan kalabalığı var.
Bilen susmuş, bilmeyen linç timinde başkan olmuş.
Sanatçı bir şarkı paylaşıyor, altına gelen yorum: “Bu ne be, kulak tırmalıyor.”
Oyuncu bir filmde oynamış, altına yazılmış: “Senin ne yeteneğin var ki zaten?”
Ve bu insanlar bunu yazarken yüzleri bile kızarmıyor.
Çünkü bu çağda yüz kızarmıyor artık.
Vicdan da offline.
En kötüsü de şu:
Bir zamanlar halkın cahili bile görgülüyken, şimdi okumuşun da kibriyle cehaleti yarışıyor.
Bilgi, sadece ezberlenmiş cümlelerde; düşünce yok, sorgulama yok.
Bilgi gösteri için, fikir etiket için.
Küstahlık, artık sadece bir karakter bozukluğu değil; bir kariyer stratejisi.
Ne kadar saldırgansan, ne kadar hadsizsen, o kadar dikkat çekiyorsun.
Sustukça “ezik”, susmadıkça “ukala” oluyorsun.
Bir ahlak bunalımı içindeyiz.
Bilgisizlik öz güvenle, nezaket zayıflıkla karıştırılıyor.
Ve biz bu hale nasıl geldik biliyor musun?
İşte o filmdeki cümleyle: Suistimal kapısını araladık.
Nezaketi kullananlar oldu. Saygıyı istismar edenler. Bilgiyi küçümseyip, cehaleti pazarlayanlar.
Şimdi o kapı ardına kadar açık.
Ve içeri dolan şey sadece gürültü değil; çürüme.
Bakın, bu çağda her şeyin bir simülasyonu var. Sevginin bile...
Ama cehalet gerçek.
Üstelik organize.
Ve her zamankinden daha görünür.
Kendine hiçbir emeği olmayan, bir tek kitap okumamış, hayatta tek başarısı yorum yazmak olan insanlar;
emek vermiş, yol yürümüş, taş üstüne taş koymuş insanlara karşı meydan okuyor.
"Ben de insanım," diyor.
Elbette insansın.
Ama insan olmakla entelektüel seviye arasında hâlâ birkaç basamak var.
Onlar da merdiven değil, zihinle çıkılıyor.
Cahil hadsizle muhatap olmak, kendini çöpe anlatmaya benzer.
Boş teneke gürültü çıkarır derler ya, bu çağ onun konseri.
İki cümle kurabilen değil, iki cümle susturabilen insan kaldıysa ne mutlu bize.
Ve biz hâlâ susuyorsak, bu çaresizlikten değil.
Bu; kirlenmemek içindir.
Çünkü bazı kirler, sabunla çıkmaz.
Ve bazı tartışmalar, insanı sadece küçültür.
“Bir dağ köyünde söylenen bir cümle, yıllar sonra bir çağın aynası oldu.”