ÇALINAN ZAMANIN ENKAZINDA

Bazı hayatlar çalınır, gürültüsüzce… Ne bir alarm sesi duyar çevre, ne bir iz bırakır hırsız. Ama geride kalan kişi, ömrü boyunca o eksik zamanların yasını tutar. Ben de öyle oldum. Bir ömrün üstünden geçtiler; ne özür dilediler, ne geri döndüler. Ve ben, her gidişte biraz daha eksildim, biraz daha sustum.

Kalbim, parçaları eksik bir harita gibi şimdi. Gittiğim her yol beni başka bir kırıklığa çıkarıyor. Sözlerim dolambaçlı, çünkü içimde ne çok söylenmemiş cümle var… Sesimi içime gömdüm, çünkü kimse duymaya yanaşmadı. Herkes konuşmaya hazırdı, ama kimse anlamaya niyetli değildi. Belki de en büyük yorgunluk, anlatamadıklarımızdan değil, anlaşılamamışlığımızdan gelir.
Oooo
Ben, başkaları için ışık olmaya çalışırken kendim karanlıkta kaldım. İçimi bilmeyenler dışımı yargıladı. Sustuğum yerlerde suçlandım. Gülümsediğim her karede gözyaşımı sakladım. En büyük çileyi çekenlerin sesi en az çıkan olurmuş; işte bu yüzden sustum, bu yüzden kamburum acıdan değil, yükünü sırtlandığım insanların vefasızlığından.

Bir zamanlar “iyiyim” dediğim her yer, şimdi yangın yeri. İyileşmek için çırpındığım her an, yeniden kanamama sebep oldu. İnsan, kendi enkazına da alışıyor bir noktada. Ben de öyle oldum. Bu yıkıntının üstünde çiçek açmaz artık; ama belki dikenlerini bilen biri, parmaklarını kanatmaktan çekinmez. Belki…

Nankörlük, insana insanlığını unutturur. Oysa ben kalbimi, bile bile nankör ellere sundum. “Değer” sandığım her söz, bir başka yıkımın habercisiydi. Ve yine de affettim… Çünkü ben kötülüğü bile iyilikle anlamaya çalışacak kadar temizdim. Meğer temizlik de yalnızlıkmış; kimsenin yüzünü yansıtmadığı bir ayna gibi.

Bugün buradayım. Dağınık, ama diri. Kırık, ama hâlâ gerçek. Çalınmış yıllarımın, silinmiş hayallerimin, anlaşılmamış duygularımın hepsine bir mezar taşı gibi yazıyorum bu satırları:

“Beni anlamadınız. Ama ben yine de sevdim. Beni yordunuz. Ama ben hâlâ susuyorum. Çünkü asalet, intikamla değil, sabırla yaşar.”

Haftaya görüşmek dileğiyle hoşçakalın, sevgiler…