Değerli canlar;
Her akşam televizyon haberlerinde cinayet haberleri izlemekten, tabiri caizse artık “gına geldi.” Haberleri izlemeye karşı insanda bir tahammülsüzlük oluşuyor. Evlerimize adeta bir kasvet havası çöküyor.
Özellikle bu haberlerin canlı canlı, görüntüler eşliğinde verilmesi insanın içini daha da acıtıyor. Gözü dönmüş bir katilin, elinde çay bardağı rahatlığıyla karşısındaki insanı katletmesi; öldürdüğünü zannedip sonra yerde yatan savunmasız kişiye tekrar saldırması insanın aklının alacağı bir şey değil.
Elinde pompalı tüfekle bir iş yerini sıradan tarayıp birkaç kişiyi öldürmek...
Bir arazi anlaşmazlığı yüzünden bir aileyi tamamen yok etmek...
Saplantılı bir aşka düşüp, kendisine hiçbir kötülüğü dokunmamış bir insanı öldürmek...
Bunların hiçbirini anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum.
Adam evli, çoluk çocuk sahibi. Başka birine âşık oluyor, karşılık bulamayınca o kişiyi öldürüyor.
Sanki karşındaki insan seni sevmek zorunda mı?
Ya da yıllar önce boşandığı eski eşinin yeni bir hayat kurmaya çalıştığını öğreniyor ve onu öldürüyor.
Bu nasıl bir hazımsızlıktır?
Madem bu kadar seviyordun, neden boşandın?
Boşandıysan herkes kendi hayatına bakmalı. Zaten boşanmanın temel amaçlarından biri de insanların kendi hayatlarını özgürce yeniden kurabilmesi değil midir?
Üstelik bu insanların önemli bir kısmının birbirlerini yıllardır tanıdığını görüyoruz. En azından beş, on yıllık bir geçmişleri olabiliyor. Kimse onları zorla evlendirmemiş. Belki aileleri karşı çıkmış, onlar yine de evlenmişler. Birlikte hayat kurmuşlar, çocuk sahibi olmuşlar.
Peki bütün bunların sonunda nasıl oluyor da bir insan, bir zamanlar hayatını paylaştığı başka bir insanın hayatına son verebiliyor?
“Bunları idam edeceksin kardeşim!”
Değerli canlar, bu tür haberleri gördüğümüzde bazen hepimiz aynı şeyi söylüyoruz:
“Bunları idam edeceksin kardeşim!”
Özellikle cinayetin vahşeti karşısında bu tepkiyi anlamak zor değil.
Bir insan başka bir insanın hayatını geri dönülmez biçimde elinden alıyor. Devlet ise buna karşılık ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası veriyor. Ardından infaz sistemi, koşullu salıverilme ve diğer hukuki düzenlemeler tartışılıyor.
İnsan da ister istemez soruyor:
“Bir insanın yaşam hakkını elinden alan bir kişi, yıllar sonra yeniden toplum içine dönebilmeli mi?”
Bu soru yalnızca öfkenin değil, aynı zamanda adalet duygusunun da ortaya çıkardığı bir soru.
Çünkü bu tür olaylarda sadece öldürülen kişi yok.
Geride çocuklar kalıyor.
Anneler, babalar, kardeşler...
Eşler, dostlar, akrabalar...
Yarım kalan hayatlar, gerçekleşmeyecek hayaller, bir daha yaşanamayacak bayramlar, doğum günleri ve aile sofraları...
Peki onların hakkı ne olacak?
Onların hayalleri ne olacak?
Bu sorulara da cevap bulmak zorundayız.
Peki idam gerçekten çözüm mü?
İşte asıl tartışılması gereken nokta burası.
Türkiye'de ölüm cezası bugün Anayasa'nın 38. maddesi gereği verilemiyor. Anayasa açıkça:
“Ölüm cezası ve genel müsadere cezası verilemez.”
hükmünü içeriyor.
Dolayısıyla bugün Türkiye'de bir mahkemenin idam cezası vermesi hukuken mümkün değil.
Fakat dünyada ölüm cezasını hâlâ muhafaza eden ülkeler bulunuyor.
Uluslararası Af Örgütü'nün 31 Aralık 2025 tarihli sınıflandırmasına göre 54 ülke ölüm cezasını olağan suçlar için hâlâ muhafaza ediyor. Buna karşılık 145 ülke ölüm cezasını tamamen kaldırmış veya fiilen uygulamıyor.
2025 yılında fiilen infaz gerçekleştirilen ülkeler arasında Çin, İran, Suudi Arabistan, Yemen, ABD, Irak, Mısır, Somali, Güney Sudan, Kuveyt, Singapur, Kuzey Kore, Vietnam, Afganistan, Japonya, Tayvan ve Birleşik Arap Emirlikleri bulunuyor.
Özellikle İran, Suudi Arabistan ve Çin, ölüm cezasının en yoğun kullanıldığı ülkeler arasında.
Ancak burada çok önemli bir ayrım var:
Bir ülkede ölüm cezasının bulunması, kadın cinayeti işleyen herkesin otomatik olarak idam edildiği anlamına gelmiyor.
Çoğu ülkede cezanın uygulanması; cinayetin niteliğine, delillere, kastın durumuna, planlamaya ve ülkenin ceza hukukundaki şartlara bağlı.
Peki idam caydırıcı mı?
İşte burada tartışmanın en zor kısmına geliyoruz.
İdam cezasını savunanların en önemli gerekçelerinden biri:
“İnsanlar idam edilmekten korkarsa cinayet işlemez.”
Fakat bilimsel araştırmalar bu konuda kesin bir sonuç ortaya koymuş değil.
ABD Ulusal Araştırma Konseyi'nin ölüm cezasının caydırıcılığı üzerine yaptığı kapsamlı inceleme, mevcut araştırmaların ölüm cezasının cinayet oranlarını azaltıp azaltmadığını güvenilir biçimde ortaya koymaya yeterli olmadığı sonucuna vardı.
Yani elimizde:
“İdam geldiğinde cinayetler kesin olarak azalır.”
diyebileceğimiz güçlü ve tartışmasız bir bilimsel kanıt bulunmuyor.
Burada başka bir soru daha ortaya çıkıyor:
Bir suçluyu asıl caydıran şey cezanın ağırlığı mı, yoksa yakalanacağından emin olması mı?
Bir insan “Nasıl olsa yakalanmayacağım” diye düşünüyorsa, idam cezasının varlığı caydırıcılığını kaybedebilir.
Bu nedenle belki de tartışmamız gereken sadece:
“İdam mı, müebbet mi?”
olmamalı.
Aynı zamanda:
“Devlet cinayet işlenmeden önce faili nasıl durduracak?”
sorusunu da sormalıyız.
Türkiye'deki tablo bize ne söylüyor?
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu'nun verileri de konunun ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor:
|
Yıl |
Kadın cinayeti |
Şüpheli kadın ölümü |
|
2020 |
300 |
171 |
|
2021 |
280 |
217 |
|
2022 |
334 |
245 |
|
2023 |
315 |
248 |
|
2024 |
394 |
259 |
|
2025 |
294 |
297 |
|
2026 Ocak–Temmuz |
175 |
182 |
Kaynak: Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu.
Önemli olan
cinayet işlenmeden önce bir insanın hayatını kurtarabilmektir.