CUM’A SOH BETİ (8/ 05)

"YEZÎD İBN-İ MUÂVİYE VE HACCÂC HAKKINDA!... ( 5)

Yezîd, "Vallâhi ben size söyleyeceğim bir sözü kulaklarınıza küpe ederek tevdî etmedikçe onu sizin topraklarınıza tevdî etmek niyyetinde bulunmadım. Söyleyeceğim söz de şudur: "Eğer kabrini açtığıınızı, yâhud cesedine bir şey yaptığınızı duyduğum vakit, Arab diyârında ben de katletmedik bir hıristiyan yıkmadık bir kilise bırakırsam bu meyyite bâis-i ikramım olan zâtı, aleyhissalâtü ve sellem Efendimizi inkâr etmiş olayım,” cevabını vermiş. Bu tehdit üzerine Kayser: "Senin baban seni benden iyi tanıyormuş, bu kabri muhafaza edeceğime ben de Mesîh’e kasem ederim,” diye te’minat vermiş… İbn-i Abd-i Rebbah rivâyetinin sonunda, "Kabrinin üzerinde bir kubbe binâ olunup bugüne kadar içinde kandil yakıldığını haber aldım,” diyor…

Buhârî Şârihi, Tarihçi Aynî de Ebû Eyyûb Hazret’lerinin vasiyyeti hakkında şöyle bir kayda tesâdüf ediyoruz. "Vefat ettiğimde beni sedir üzere koyunuz. Düşmanla çarpıştığımızda beni ayaklarınızın altına defnediniz.” Demiş. İbnü’l_Esîr’iun Mücâhid’den (21-102) naklen, Üsdü’l-Gâbe’sindeki : Yezîd suvârî’lere, tâ izi kayboluncaya kadar kabrin üzerinde âmed-şüd etmeyi emretti. Sözü de bunun müeyyidesidir.

İbnü’l-Cevzî’ (508-597) nin el- Muntazam ismindeki tarihinde de Hâfız Ebû Zür’a ed- Dimeşkî’den rivâyeten Ebû Eyyûb el- Ensârî radiya’llâhu anh’in kabri bir beyaz bina içine alındığı ve binanın ortasında zincir ile mualak bir kandil bulunduğu zikrediliyorki, senedine bakılırsa bu rivâyet (195) sene-i Hicriyyesinden evvele râci’dir…

Yine İbnü’l_Kesir ile İbnü’l- Cevzî’nin rivâyeten haber verdiklerine göre, bu kabr-i Şerif Rumlarca Muazzam ve Muhterem olup kıtlık zamanlarında onunla istiska (yağmur du’â’sı) edilirmiş. Hele İbnü’l-Esir kıtlık zamanlarında kabir açılıp vesile-i Nüzûl-ü rahmet ittihaz edilirmiş,” dediği gibi vâkidÎ de: (vefatı-207) Rum’ların bu kabre bakıp lüzum oldukça ta’mir ve bakımına i’tina ettiklerini işitiyoruz,” diyor…
Ebû Eyyûb Hazret’lerinin rahmeti Rahmana kavuşması 670 ile 672 sene-i Milâdiyelerie arasında ve Hirakliyus hânedânından üçüncü Kostantinin zamanına müsâdif oluyor. Yezîd ile Kayser arasında geçtiği rivâyet edilen mâcerâ bu hükümdara aid olmak gerekir.

Mücâhid’in rivâyetinde Kabr-i Şerif üzerinde bu Hânedân’ın bütün müddeti saltanatınca kubbe mavcud olduğu gibi kabrin kendisine ihtirâm edildiği de anlaşılıyor.

İbnü’l-Cevzî’nin Hâfız Ebû Zür’a ed- Dimeşkî’den olan rivâyeti de Hirakliyus hânedân’ından sonra, İzoryan hânedânı zamanında bu halin devam ettiğini te’yid eder bir haberdir.

Buhârî Şârih’i Müverrih(tarihçi), AynÎ de şerh’inin birinci cildinde Kabr-i Şerif’in İstanbul suruna yakın bir yerde kendi zamanında hâlâ ma’ruf olup, ta’zime şâyeste görülmekte ve onunla istiska(yağmur) olunmakta olduğunu söyliyorki, asılsız olsa bunu söylemeyeceğine şüphe yoktur. Aynî’nin vefatı(855(senesinde ya’nî, Fetih’ten iki sene evvel olduğuna göre, İstanbul’un Fethine yakın zamanlara kadar Kabr-i Şerif’in yeri kaybolmamış demektir. Hulâsa ilk tarih yaszıldığı zamanlardan Vakt-i Feth’e kadar bütün tarihçiler bu kabrin mevcud, Muazzam ve Muhterem olduğunu haber verip duyuruyorlar. Bu husus bir de Bizans İmparatorluğu’nin değişimleri(tekallubatı) günâ güne bakılırsa insan işin içinden kolayca çıkamıyor. Rumlar bu Kabr-i Şerif’i hüsn-ü muhâfaza etmeyi taahhüd ettiklerini ve bu taahhüdlerini sülâleden sülâleye devrettiklerini, devam-ı taahhüdün sebeb ve hikmeti ma’lûm olmamakla beraber bir an için farzetsek bile ara yerde latinler gibi barbarlıklarıyla ma’ruf olanlar ve hıristiyan mukaddesatına bile hürmet etmesini bilmeyenler de hükümran olmuşlardır. Diğer taraftan da Fethe yakın zamanlarda Rumeli ve Anadolu cihetleri Türklerin elinde olup o devirde Mısır’da yaşayan Aynî gibi bir tarihçi’nin aslı yok iken, "Bu kabir elyevm mevcud’dur ve şâyan-i Ta’zim görülüp onunla istiska olunur,” demesine ne ma’nâ vermeli?

Gerek yukarıdan beri serdeddiğimiz tarihî rivâyetler, gerek Akşemseddin Hazret’lerinin kabri keşfettiği hakkındaki rivâyet-i Meşhûre hep sahih ise, yalnız feth-i karip zamanlarda kabir münderius olmuş izi kaybolmuş, demek lazım gelecek ki, bu da binası, kubbesi, zincirli kandili asırlardır yerinde durduktan sonra tam müslümanların İstanbul’un her tarafını isti’lâ edip, Fethe yaklaştıkları bir devirde mahvolmuş olduğunu ifâdi edirki, akla o kadar mülâyim gelmiyor. Her halde tarihçilerimiz için bu mes’ele iyiden iyiye araştırmaya sermaye olabilecek bir mevzu’ olabilir.