Deniz Milli Parkları

Türkiye’nin 15 Ağustos 2026 tarihli Cumhurbaşkanı Kararı ile Fethiye-Kaş açıklarında 21.706,03 kilometrekarelik devasa bir deniz alanını “Fethiye-Kaş Deniz Millî Parkı” ilan etmesi, ilk bakışta 2873 sayılı Millî Parklar Kanunu’na dayanan sıradan bir çevre koruma düzenlemesi gibi görünmektedir. Kararın gerekçesinde caretta carettalar, Akdeniz fokları, deniz ekosistemi ve biyolojik çeşitliliğin korunması gibi tamamen meşru ve teknik hedefler sıralanmaktadır. Ancak kararın ekli haritasına ve koordinat listelerine bakıldığında, meselenin yalnızca çevre biliminden ibaret olmadığı anlaşılmaktadır. Zira bu parkın güney sınırı, Türkiye kıyılarına yalnızca 2-3 kilometre uzaklıktaki Meis (Kastellorizo) Adası’nın hemen kuzeyinden geçmektedir. Dolayısıyla Ankara’nın yaptığı şey, hukuken bir ada üzerindeki egemenliği değiştirmek veya Yunanistan’ın adadaki haklarını tartışmaya açmak değildir; fakat Türkiye’nin Meis çevresindeki deniz alanına ilişkin kendi yaklaşımını ilk kez bu kadar somut, kurumsal ve harita üzerinde uygulanabilir bir idari işlemle ortaya koymasıdır. Bu yönüyle karar, bir çevre kararı olmanın çok ötesinde, Doğu Akdeniz’deki egemenlik ve yetki mücadelesinin yeni bir enstrümanı olarak okunmayı hak etmektedir.

Bu kararı yalnızca “Türkiye Meis’in çevresini millî park ilan etti” şeklinde popülist bir dille okumak eksik ve yanıltıcı olur. Doğru okuma şudur: Türkiye, çevre koruma hukukunu kullanarak Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanı yaklaşımını fiilî bir idari uygulamayla desteklemekte ve tartışmayı “sözden” “devlet işlemi” düzeyine taşımaktadır. Ancak bunun da sınırlarını doğru çizmek gerekir. Bu karar Meis’i Türkiye’ye bağlamaz, Yunanistan’ın adadaki egemenliğini ortadan kaldırmaz ve tek başına Türkiye’nin deniz yetki alanlarını uluslararası hukuk bakımından kesinleştirmez. Kararın asıl stratejik değeri, Türkiye’nin uzun yıllardır savunduğu “adalet ve hakkaniyet” ilkesine dayalı deniz yetki alanı tezini, artık yalnızca diplomatik notalarla veya askerî caydırıcılıkla değil, aynı zamanda bir kamu yönetimi, çevre düzenlemesi ve mekânsal planlama aracıyla somutlaştırmasıdır. Bu, modern deniz yetki alanı mücadelelerinde giderek yaygınlaşan bir yöntemdir ve Türkiye’nin bu alandaki araç setini genişlettiğini göstermektedir.

Fethiye-Kaş Deniz Millî Parkı yaklaşık 21.706 kilometrekarelik bir alanı kapsamakta olup, Türkiye’nin denizde millî park ilan etmesi bakımından da bir ilk niteliğindedir. Aynı gün Kuzey Ege’de de 1.742 kilometrekarelik ikinci bir deniz millî parkı oluşturulmuş ve iki parkın toplam büyüklüğü yaklaşık 23.448 kilometrekareye ulaşmıştır. Ancak Kuzey Ege ile Fethiye-Kaş bölgesini aynı kefeye koymamak gerekir; zira Fethiye-Kaş parkının stratejik önemi çok daha farklı ve hassastır. Karşımızda küçücük bir ada olan Meis ve onun karşısında Türkiye’nin çok uzun bir anakara kıyısı bulunmaktadır. Meis, Türkiye kıyılarına yaklaşık 2-3 kilometre mesafedeyken, Yunanistan ana karasına çok daha uzaktadır. Bu coğrafi gerçek, uzun yıllardır Türkiye-Yunanistan arasındaki deniz yetki alanı tartışmalarının temel unsurlarından biridir. Yunanistan’ın yaklaşımı, Meis’in de diğer Yunan adaları gibi geniş deniz yetki alanları (karasuları, münhasır ekonomik bölge ve kıta sahanlığı) doğurması gerektiği yönündeyken, Türkiye’nin yaklaşımı bir adanın, özellikle de ana karaya çok yakın ve Yunanistan ana karasına çok uzak küçük bir ada grubunun, Türkiye’nin çok uzun Anadolu kıyılarının denize açılımını bütünüyle kesmesinin hakkaniyete aykırı olduğu yönündedir. İşte millî parkın sınırının Meis’in kuzeyine kadar uzanması, bu eski tartışmayı yeniden masanın üzerine koymakta ve Türkiye’nin bu konudaki kararlılığını gözler önüne sermektedir.

Ankara’nın bu hamleyle verdiği mesajı birkaç cümleyle özetlemek gerekirse: “Meis’in varlığını ve Yunanistan’ın ada üzerindeki egemenliğini tartışmaya açmadan, Meis’in Türkiye’nin deniz alanlarını bütünüyle kapatacağı tezini kabul etmiyorum.” Daha önemlisi, Türkiye bunu yalnızca siyasi açıklamayla söylemiyor; bir koordinat listesi, bir harita, bir idari statü yayımlıyor ve bir kamu kurumuna (Tarım ve Orman Bakanlığı ile Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na) yönetim sorumluluğu veriyor. Bu nedenle kararın Mavi Vatan açısından önemi burada ortaya çıkıyor: Mavi Vatan’ın en önemli unsurlarından biri, yalnızca bir harita üzerinde iddia ortaya koymak değil; deniz alanlarında hukuki, idari, ekonomik ve çevresel yetkilerin fiilen kullanılmasını sağlamaktır. Deniz millî parkı ilanı tam da bu nedenle ilginçtir; bir anlamda Mavi Vatan’ın “askerî” görüntüsünü azaltıp onu çevre, kamu yönetimi ve deniz alanlarının korunması üzerinden yeniden tanımlayan bir uygulamadır. Bu, Türkiye’nin deniz yetki alanı iddiasını daha meşru, daha görünür ve daha sürdürülebilir bir zemine oturtma çabası olarak okunmalıdır.

Fakat burada çok önemli bir hukuk ayrımı yapmak zorunludur: Bir devletin “millî park” ilan etmesi, otomatik olarak o alanın egemenlik sahası olduğu anlamına gelmez. Türkiye, ihtilaflı olduğunu düşündüğü bir deniz alanını kendi iç hukukunda belirli bir koruma rejimine tabi tutabilir ve bu, Türkiye’nin o bölgedeki hak ve yetki iddiasını güçlendiren bir iç hukuk işlemi olabilir. Fakat uluslararası hukuk açısından deniz sınırının nereden geçtiği ayrı bir meseledir ve bu karar tek başına deniz sınırlarını çizmez. Başka bir ifadeyle, millî park kararı deniz sınırını çizmez; fakat Türkiye’nin o deniz alanında hangi hukuki pozisyonu benimsediğini çok açık biçimde gösterir. Bu ayrım son derece önemlidir; zira Yunanistan’ın itirazının temelinde de zaten bu bulunmaktadır. Atina, Türkiye’nin kararının Türk karasularının ötesine geçtiği ölçüde uluslararası hukuka aykırı olduğunu ve Yunanistan’ın deniz yetki alanlarına ilişkin haklarını değiştiremeyeceğini savunmaktadır. Yunanistan Dışişleri Bakanlığı, tek taraflı bu tür işlemlerin “fait accompli” yani oldu-bitti yaratamayacağını açıkça belirtmiştir. Bu açıdan Yunanistan’ın hukuki itirazı tamamen şaşırtıcı değildir; çünkü Atina açısından mesele millî park değil, millî parkın hangi deniz alanında ilan edildiğidir.

Yunanistan’ın bu karardan neden bu kadar rahatsız olduğu sorusunun cevabı, Meis’in stratejik ve sembolik öneminde yatmaktadır. Meis, Yunanistan için yalnızca küçük bir ada değildir; Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanı tezinin önemli parçalarından biridir. Eğer Meis’in deniz yetki alanının Türkiye kıyılarına doğru geniş bir etki yaratabileceği kabul edilirse, Türkiye’nin Antalya ve Muğla kıyılarının denize açılımı önemli ölçüde daralabilir. Türkiye ise tam tersini savunmakta ve adaların, özellikle anakaraya bu kadar yakın olanların, orantısız deniz yetki alanı yaratmaması gerektiğini ileri sürmektedir. İşte millî park kararı bu nedenle Atina açısından yalnızca bir çevre düzenlemesi olarak görülmemekte, doğrudan kendi egemenlik ve yetki iddialarını hedef alan bir hamle olarak algılanmaktadır. Yunanistan’ın tepkisi de bunu göstermektedir: Atina, Türkiye’nin kararının uluslararası sularda ve Yunanistan’ın iddia ettiği kıta sahanlığında hukuki sonuç doğuramayacağını ileri sürmüştür. Burada dikkat edilmesi gereken bir başka nokta daha vardır: Yunanistan da daha önce benzer bir yöntemi kullanmıştı. 2025 yılında Atina’nın Ege ve İyon Denizi'nde deniz parkları oluşturma girişimi Ankara’nın tepkisini çekmişti. Türkiye o dönemde özellikle Ege gibi sorunlu alanlarda tek taraflı çevre kararlarının deniz yetki alanları tartışmasına hukuki sonuç doğuracak biçimde kullanılmaması gerektiğini savunmuştu. Dolayısıyla 2026’daki Türk kararı, bir bakıma Atina’nın önceki hamlesine verilen stratejik bir cevap olarak da okunabilir. Bu nedenle bazı değerlendirmelerde iki tarafın çevre koruma mekanizmasını giderek deniz yetki alanı politikasının araçlarından biri haline getirdiği vurgulanmaktadır.

Peki bu karar Yunanistan'ı gerçekten ne kadar kısıtlıyor? İşte sorunun en önemli bölümü burasıdır. Cevap, doğrudan ve otomatik olarak hukuken bağlamadığıdır. Türkiye'nin tek taraflı millî park kararı, Yunanistan'ın Meis üzerindeki egemenliğini ortadan kaldırmadığı gibi, Yunanistan'ın kendi hukuk düzeninde veya uluslararası platformlarda ileri sürdüğü deniz yetki alanı iddialarını da tek başına ortadan kaldırmaz. Ancak Türkiye açısından başka bir avantaj yaratır: Eğer Türkiye kendi hukukuna göre yetki kullandığı bir deniz alanında koruma rejimi oluşturuyorsa, burada balıkçılık, deniz turizmi, çevreye zarar veren faaliyetler, belirli inşaat faaliyetleri, deniz dibi faaliyetleri veya diğer insan faaliyetleri bakımından Türkiye'nin kendi yetki alanı içinde düzenleme yapma kapasitesi ortaya çıkar. Dolayısıyla Yunanistan'ın bir Türk deniz alanında, Türkiye'nin hukukuna aykırı şekilde faaliyet yürütmesi halinde Ankara'nın elinde artık yalnızca siyasi bir itiraz değil, dayandırabileceği somut bir idari düzenleme de bulunacaktır. Ama bunun uluslararası hukuk bakımından etkisi, alanın gerçekten kimin deniz yetki alanında olduğuna ilişkin temel uyuşmazlığı çözmez. Yani: Millî park, deniz sınırı değildir. Fakat deniz alanı üzerindeki devlet iradesinin görünür hale getirilmesidir. Bu ikisi birbirinden ayrılmalıdır.

Son günlerde kamuoyunda kullanılan “Meis’in Yunanistan’la deniz bağlantısı kesildi” veya “Meis’in etrafı Türkiye tarafından çevrildi” şeklindeki ifadeler siyasi açıdan çarpıcı olabilir; fakat hukuki açıdan fazla iddialıdır. Bir millî park ilanı, Yunanistan ile Meis arasındaki deniz ulaşımını otomatik olarak kesmez. Uluslararası deniz ulaşımına ilişkin kurallar, karasuları ve açık deniz/münhasır ekonomik bölge rejimleri farklı hukuki sonuçlar doğurur. Dolayısıyla Türkiye'nin “millî park” ilan etmesi, Yunanistan bandıralı bir geminin Meis’e gitmesini otomatik olarak yasakladığı anlamına gelmez. Böyle bir iddia, kararın gerçek hukuki etkisini aşar. Fakat daha ince bir nokta vardır: Türkiye kendi yetki alanı olarak gördüğü bölgede çevre koruma, deniz trafiği, balıkçılık veya diğer faaliyetlere ilişkin düzenlemeler yapabilir ve bu düzenlemeleri fiilen uygulama iradesini ortaya koyabilir. İşte gelecekteki asıl tartışma burada yaşanabilir. Çünkü mesele bir geminin Meis’e gitmesi değil; hangi faaliyetin hangi deniz alanında kimin iznine tabi olduğu sorusudur. Örneğin, bir Yunan araştırma gemisinin park alanında sismik araştırma yapması veya bir balıkçı teknesinin ticari balıkçılık faaliyeti göstermesi durumunda, Türkiye’nin nasıl bir müdahalede bulunacağı ve bunun uluslararası hukukta nasıl karşılık bulacağı, bu kararın gerçek sınavı olacaktır.

Yunanistan şimdi ne yapabilir? Atina'nın önünde birkaç seçenek bulunmaktadır. Birincisi, diplomatik protesto; zaten bunu yapmıştır. İkincisi, uluslararası kuruluşlarda (Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Uluslararası Denizcilik Örgütü gibi) Türkiye’nin kararına itiraz etmek ve bu kararın uluslararası hukuka aykırı olduğunu tescil ettirmeye çalışmaktır. Üçüncüsü, kendi deniz parklarını genişletmek veya yeni koruma alanları ilan etmek suretiyle bir karşı hamle geliştirmektir. Dördüncüsü, Türkiye'nin kararını Avrupa Birliği düzeyinde siyasi bir mesele haline getirerek, AB’nin Türkiye’ye yönelik ortak bir tavır almasını sağlamaya çalışmaktır. Beşincisi, ileride somut bir olay ortaya çıktığında, yani bir Yunan gemisi, araştırma gemisi, balıkçı teknesi veya başka bir faaliyet Türkiye'nin ilan ettiği alanda Türk makamlarının müdahalesiyle karşılaştığında bunu daha büyük bir diplomatik krize dönüştürmektir. Ancak Yunanistan’ın önündeki en önemli sorun şudur: Türkiye’nin iç hukukunda aldığı bir kararı sadece “hukuka aykırı” ilan etmek, kararın fiilî etkisini ortadan kaldırmaz. Bunun için Atina’nın uluslararası hukuk zemininde kendi tezini daha ileri götürmesi gerekir. Fakat burada da kolay bir yol yoktur; Türkiye ile Yunanistan arasındaki deniz yetki alanı uyuşmazlığının tamamını tek taraflı olarak bir uluslararası mahkemeye götürmek mümkün değildir, zira uluslararası yargı mercilerinin yargı yetkisi bakımından tarafların rızası gibi temel meseleler bulunmaktadır. Dolayısıyla bu kararın ardından asıl mücadele büyük ihtimalle haritalar, diplomatik notalar, deniz mekânsal planları, araştırma faaliyetleri ve fiilî uygulamalar üzerinden yürütülecektir.

Bence kararın en önemli sonucu “Meis’in çevresini Türkiye aldı” demek değildir. Asıl kazanım, Türkiye’nin kendi deniz yetki alanı tezini artık yalnızca askerî veya diplomatik araçlarla değil, çevre ve kamu yönetimi araçlarıyla da desteklemesidir. Bu, uluslararası ilişkiler açısından küçümsenmeyecek bir değişimdir. Çünkü modern deniz yetki alanı mücadelesi sadece savaş gemileriyle yapılmıyor. Artık deniz mekânsal planlaması, ekonomik münhasır bölge ilanları, kıta sahanlığı bildirimleri, deniz araştırmaları, balıkçılık düzenlemeleri, enerji ruhsatları, çevre koruma alanları ve deniz millî parkları gibi araçlar da devletlerin deniz üzerindeki pozisyonlarını görünür hale getirmektedir. Bu nedenle Türkiye'nin yaptığı hamleye “Mavi Vatan’ın yeşil versiyonu” demek abartılı olmayabilir. Mavi Vatan, burada savaş gemisiyle değil, çevre koruma tabelasıyla sahaya çıkıyor. Ancak Ankara’nın da dikkat etmesi gereken bir risk vardır: Türkiye bu hamleyi ne kadar güçlü bir hukuki zemine oturtursa o kadar başarılı olur. Çünkü kararın yalnızca siyasi sloganlarla savunulması, Türkiye'nin elini güçlendirmek yerine zayıflatabilir. Ankara’nın bundan sonraki aşamada özellikle şunları açık biçimde ortaya koyması önemlidir: Parkın sınırlarının hangi hukuki deniz yetki alanına dayandığı, parkta hangi faaliyetlerin yasaklandığı veya sınırlandırıldığı, yabancı ticaret ve yolcu gemilerinin geçişine ilişkin kurallar, Meis ile Yunanistan arasındaki deniz ulaşımının bu düzenlemeden nasıl etkileneceği, balıkçılık ve deniz araştırmalarına ilişkin uygulama esasları ve kararın Türkiye'nin mevcut deniz yetki alanı iddialarıyla bağlantısının hukuki gerekçesi. Bunlar açıklanırsa Türkiye'nin pozisyonu çok daha güçlü hale gelir. Çünkü o zaman Ankara “Biz Meis'i çevirdik” demek yerine çok daha güçlü bir şey söyleyebilir: “Biz kendi hukukumuza ve deniz yetki alanı anlayışımıza göre burada çevre koruma ve kamu düzeni rejimi oluşturduk.” Bu iki cümle arasında uluslararası hukuk bakımından ciddi fark vardır.

Bence bu kararın en önemli tarafı, kararın kendisinden çok bundan sonra ne yapılacağıdır. Türkiye millî park ilan edip orada hiçbir fiilî uygulama gerçekleştirmezse kararın stratejik değeri sınırlı kalır. Fakat deniz parkı gerçekten yönetilir, bilimsel araştırmalar yapılır, çevre koruma tedbirleri uygulanır, balıkçılık düzenlenir, deniz trafiğiyle ilgili kurallar belirlenir ve Türkiye bu alanı düzenli biçimde denetlerse o zaman kararın siyasi ağırlığı artar. Çünkü uluslararası ilişkilerde çoğu zaman yalnızca “ne ilan edildiği” değil, ne kadar süreyle ve ne ölçüde uygulandığı önemlidir. Bu nedenle bundan sonraki dönemde Meis çevresinde Türkiye-Yunanistan arasında yaşanabilecek en küçük bir idari veya denizcilik olayı bile büyük anlam taşıyabilir. Bir Yunan balıkçı teknesi, bir araştırma gemisi, bir çevre denetimi, bir Türk sahil güvenlik müdahalesi veya bir Yunan protestosu; bunların herhangi biri, bugün çıkarılan millî park kararının pratikte ne anlama geldiğinin ilk testi olabilir.

Sonuç olarak, Türkiye'nin yaptığı hamleyi en doğru şekilde şöyle özetlemek mümkündür: Türkiye Meis'i almadı. Meis'in Yunanistan'a ait olduğu gerçeğini değiştirmedi. Fakat Meis'in Türkiye kıyılarının önündeki deniz alanlarını nasıl etkilediğine ilişkin kendi hukuki ve siyasi pozisyonunu daha somut hale getirdi. Yunanistan açısından da durum aynı ölçüde önemlidir. Atina, bu kararla Meis üzerindeki egemenliğini kaybetmiş değildir. Fakat Türkiye'nin “Meis, Anadolu'nun önündeki deniz alanını bütünüyle kapatamaz” tezini artık görmezden gelmesi daha zor hale gelmiştir. Çünkü Ankara bunu bir kez daha siyasi açıklamayla değil, harita, koordinat, karar ve kamu yönetimi mekanizmasıyla ortaya koymuştur. Dolayısıyla bu gelişmeyi “Türkiye Meis'in çevresini Yunanistan'dan aldı” şeklinde okumak hukuken doğru değildir. Ama “sadece çevre koruma kararı” demek de siyasi ve stratejik boyutu eksik bırakır. Bence gerçek okuma ikisinin arasındadır: Türkiye, çevre koruma hukukunu kullanarak deniz yetki alanları konusundaki pozisyonunu kurumsallaştırıyor. Yunanistan ise bunun kendi deniz yetki alanı iddialarını zayıflatabilecek bir emsal oluşturmasından endişe ediyor. Ve belki de işin en önemli tarafı şudur: Bugün Meis'in kuzeyinden geçen bir millî park sınırı görüyoruz. Yarın aynı coğrafyada deniz mekânsal planları, araştırma faaliyetleri, balıkçılık kuralları, enerji projeleri ve güvenlik uygulamaları görebiliriz. O zaman mesele artık bir “millî park” meselesi olmaktan çıkar ve Doğu Akdeniz'de kimin hangi deniz alanında hangi yetkiyi fiilen kullanabildiği meselesine dönüşür. Türkiye açısından bakıldığında asıl stratejik hedef de muhtemelen budur: Mavi Vatan'ı yalnızca bir doktrin olmaktan çıkarıp, çevreden ekonomiye, kamu yönetiminden deniz güvenliğine kadar günlük devlet uygulamalarının içine yerleştirmek. Meis'in karşısındaki bu millî park kararı, bu nedenle küçük bir çevre düzenlemesinden çok daha büyük bir jeopolitik hikâyenin yeni sayfası olarak okunmalıdır. Ve bu hikâyede belirleyici olan, bugün çizilen çizginin kendisinden ziyade Türkiye'nin o çizgiyi yarın nasıl uygulayacağı ve Yunanistan'ın buna nasıl karşılık vereceğidir.