DEPREMİN İLK GÜNLERİYDİ!

Komşuların kadınları, kızları ve küçük çocuklar Nusret abinin otobüsünde 3 gün geçirdi.

Evlere giremiyorduk.

Ben 3 gün eniştemin Tofaş'ında uyudum. İçmek için yanıma aldığım su sabah baktığımda komple buzdu.

Öyle bir soğuk işte...

Aracımı depremden önce bir esnaf abiye satmıştım.

Ödemesini almamıştım, sözümüz depremle ertelenmek durumunda kaldı.

Adama "para" dahi diyemezdim...

Veremezse helal etmek zorunda kalırdım.

Haliyle arabaya çok ihtiyaç duyduğum o dönemde arabam da yoktu.

Sular çamur gibiydi.

Her yerde gıda ve su sıkıntısı baş göstermişti.

Hamd olsun gıda ve su sıkıntısı pek de yaşamadık bizler.

Çünkü mahallede güzel bir dayanışma vardı.

Babam ve kardeşlerim Muhammed ile Mücahit kendilerine derme/çatma bir kulübe yapmışlardı.

Tipi karı yataklarına doldurmuştu.

Ama güzel de bir uyku çekmişlerdi o soğukta.

Ben de Şahin'in arka koltuğunda belki de ömrümde görmediğim kadar güzel bir uyku çektim.

Sürekli hayır işleriyle uğraştığım için topluma faydası olan tüm Stk'lar ile az/çok dirsek temasım vardı.

Whatsap guruplarında olanı/biteni takip ediyordum.

Lakin kimseden birşey isteyemezdim.

Kendileri de depremzede oldukları halde acılarını bir kenara bırakıp millete yardıma koşan binlerce kahraman vardı.

Biz de 3. günden sonra onlara katıldık.

Dağ taş demedik, koşturduk.

Bu koşturmaya vesile olan bir telefondu.

Çünkü ilk 3 gün kımıldayamıyordum.

Ancak çevremle ilgilenebiliyordum.

Aklım fikrim küçük çocuklardaydı, kadın ve yaşlılardaydı.

Yetişkin erkekler o dondurucu soğukta bir ateş yakmış, başına üşüşmüşlerdi.

Malatya Engelsiz Yaşam Merkezi'nde çalışan öğrencim Özcan Akdeniz aradı.

Durumumu sordu.

Kısaca izah ettim.

O da kurum müdürü Ahmet Hulat'a anlatmış.

Sağolsun aradılar, kurumda bizleri misafir edebileceklerini anlattılar.

Biz de ailecek toparlanıp gittik.

Öyle güler yüzle karşılandık ki ne kadar teşekkür etsem az.

Kendileri depremzede oldukları halde millete hizmet için elinden geleni yapıyorlardı.

Ne müdürlük kalmıştı, ne amirlik...

Hele o Ahmet Hulat...

Öyle bir tevazuyu nadiren görebilirsiniz.

O kadar güzel ağırlandık ki günlerce...

Sonra ablamın sağlam olan evine geçtik.

Orada ailemden yana kayıtsız olunca ben de memleketin insanına hizmet etmek, yardımcı olabilmek adına gece gündüz demeden koşturabildim.

Ablamda birkaç gün geçirdikten sonra eniştem Basri Kalkan ailemi uçakla aldırmıştı İstanbul'a.

Çünkü artçılar sürekli devam ediyordu.

Ailemiz bizleri endişelendiriyordu.

İşimize odaklanmakta zorlanıyorduk.

Eniştem de tüm ailemizi bir ay kadar İstanbul'da en güzel şekilde ağırlamıştı.

Herkeste müthiş bir dayanışma vardı.

Tabi o süreçte bu güzelim dayanışmayı sabote eden girişmeler de olmuyor değildi.

Lakin herşeye rağmen birlik olmanın, yek vücut durmanın hakkını veriyorduk.

Çok da güzel şeylere tanıklık ediyorduk.

Burada anlatamayacağım kadar çok güzellik...

Porga'ya gitmiştik.

Depremin 4. veya 5. günüydü.

Halâ açılamayan köy yolları vardı.

Açmak için de hummalı bir çalışma sürdürüyorlardı.

İstanbul'dan gelen arazi araçlarıyla Porga'daki çoğu köye ulaştık.

Zaten gariban olan halka "birşey veremedik" desem abartmış olmam.

Çocukların üstünde doğru düzgün bir mont bile olmadığı halde, zorlayarak birer mont vermiştik.

Hepsi, herkes "ihtiyacımız yok, olana götürün" diyordu.

Heryerde benzer manzaralara tanıklık eden misafirlerimiz duygulanmıştı.

"Bu ne kanaat diyorlardı".

Hakikaten öyleydi...

Vesselam...