Devletin Düşmanı Kim?

Amerikan yapımı “Enemy of the State” (Devlet Düşmanı) filmi, sadece bir aksiyon-gerilim değil, aynı zamanda çağımızın en büyük tartışmalarından birine parmak basıyor: Gözetleme toplumu gerçeği.

Will Smith’in canlandırdığı avukat karakteri, sıradan bir hayat sürerken bir anda sistemin hedefi haline geliyor. Elinde, istemeden edindiği bir videoyla büyük bir siyasi komplonun tam ortasında buluyor kendini. Bu video, gözetleme yasalarına karşı çıkan bir kongre üyesinin aslında suikasta kurban gittiğini gösteriyor. Dahası, bu cinayet devlet içindeki yüksek rütbeli bir bürokratın gözetiminde gerçekleşiyor.

Filmdeki asıl düşman, devlet değil. Devletin gücünü kendi çıkarı için kullanan, hesap vermez konumdaki bürokratlar. Jon Voight’un hayat verdiği karakter, yasa dışı yollarla bir iletişim yasasını geçirmek istiyor. Çünkü bu yasa hem işini kolaylaştıracak hem de muhtemelen onu zengin edecek. Bu yüzden cinayet işliyor, sonra da delilleri örtbas etmek için her şeyi göze alıyor: Karakterimizin itibarını sarsmak, kariyerini yok etmek, hatta onu cinayetle suçlamak.

Paranoya ya da abartı diyebilirsiniz. Ama gerçek hayattan çok fazla iz taşıyor. Örneğin, 1998 yılında New York Times yazarı Anthony Lewis’in kaleme aldığı yazıda, Clinton soruşturması sırasında yalnızca tanıklık yaptığı için hayatı altüst edilen Julie Hiatt Steele’in yaşadıkları, bu filmi fazla da kurgu sayamayacağımızı gösteriyor.

Filmde, Will Smith’in karakteri sonunda Gene Hackman’ın canlandırdığı Brill adlı eski bir istihbaratçının yardımına sığınıyor. Hackman’ın karakteri, adeta 1974 yapımı “The Conversation” filmindeki rolüne selam çakıyor. Brill, Fort Meade’deki NSA bilgisayarlarının telefon konuşmalarını sürekli dinlediğini söylüyor. Gerçek mi, senaryo mu? Tartışılır. Ama bugün internet üzerinden evimizin çatısını görebildiğimize göre, devletin neler görebileceğini tahmin etmek zor değil. Zira bize sunulan teknoloji, devletlerin kullandığı teknolojinin yanında devede kulak kalır.

Film teknik anlamda da dikkat çekici. Yönetmen Tony Scott, teknolojiyi adeta bir doğa belgeseli gibi işliyor. Uydu görüntüleri, güvenlik kameraları, veri tabanları, dinleme cihazları… Tüm bu araçlar, başkarakterin adım adım nasıl avlandığını gözler önüne seriyor.

Bugün Daha mı Güvendeyiz, Yoksa Daha mı Kırılgan?

“Enemy of the State” 1998 yılında vizyona girdiğinde, teknoloji bugünkü kadar içimize işlemiş değildi. Cep telefonları yeni yaygınlaşıyor, internet evlere yeni yeni giriyordu. Bugünse cebimizdeki akıllı telefonlar, bizi bizden daha iyi tanıyan algoritmalarla donatılmış durumda. O dönemde bir uydu görüntüsü elde etmek özel istihbarat kurumlarının işiydi; şimdi Google Earth’ten sokak sokak gezebiliyoruz.

90’larda dinleme cihazları, güvenlik kameraları, veri tabanı aramaları olağanüstü devlet operasyonlarıyla sınırlıyken, bugün “sosyal medya” adı altında gönüllü olarak hayatlarımızı ifşa ediyoruz. Konum servisleri, sesli asistanlar, fitness bileklikleri ve akıllı ev sistemleri... Hepsi, hakkımızda veri topluyor. Üstelik bunu devletler değil, "kabul et" butonuna bastığımız gizlilik politikaları sayesinde özel şirketler yapıyor.

En tehlikeli olan ise şu: Artık gözetleme sadece yukarıdan aşağıya, yani devletten vatandaşa değil; yatay şekilde de gerçekleşiyor. Patronlar çalışanlarını izliyor, okul müdürleri öğrencilerin ekranını gözlüyor, eşler birbirlerinin WhatsApp yedeklerini karıştırıyor. Mahremiyet, bir lüks değil; bir nostaljiye dönüştü.

Peki, gerçekten "Güvendeyiz" diyebilir miyiz?

Bugün artık uydu görüntüsüne, yüz tanıma teknolojisine, ses analitiğine ve davranışsal veri madenciliğine sahibiz. Ve tüm bunlar birilerinin elinde bir “kamu güvenliği” gerekçesiyle sınırsız güce dönüşebiliyor. “Enemy of the State” bir Hollywood senaryosuydu belki ama alt metni günümüzde gerçekliğe dönüşmüş durumda.

Soru şu: Gözetimin bu kadar olağanlaştığı bir çağda, kim kimi izliyor? Daha da önemlisi... Kimler, bu verilerle neler yapıyor?