Bazı insanlar hayatı romanlardan öğrenir, bazıları seyahatlerden… Ben ise hastalıklardan. Hamdolsun ki sınanmadığım hastalık, sancı, ağrı kalmadı. Ben derdimi sevmeye çalışıyorum ama başardığımı söyleyemem. Niye ben demiyorum. Çünkü bu dünyanın bir dar-ı imtihan olduğunu biliyorum.
Neyse olaya geçeyim.
Dişlerim sağlam derdim. Ona güvenirim. Ne bileyim beni onun da yarı yolda bırakacağını. Düşlerimde yavaş yavaş miadını doldurmakta. Böbrek taşı sancısı çekmiştim.
Tümör sancısını da...
Ama nasipte dişlerim yasını da tutmak varmış. Meğer insanın sabrı da dişi gibi kökten sınanırmış.
Günlerden bir gün ağız ve diş sağlığı merkezine gittim.
Gitmez olaydım.
Ben, yalnızca bir dişimi teslim etmeye gitmiştim diye düşünüyordum.
Meğer niyet başka, akıbet bambaşkaymış. İçeri girerken "Bir diş çekilecek." diye düşündüm; çıkarken sanki iskeletimin tapusu el değiştirmiş gibiydi.
O an kendi kendime, "Dişimi çekmediniz, bütün kemiklerimi çekseydiniz daha kısa sürerdi." demekten alamadım kendimi.
Saatler geçti.
Koltuk aynı koltuk, ben aynı ben değildim.
İki buçuk saat boyunca, insanın zaman kavramını kaybetmesi mümkünmüş; bunu yaşayarak öğrendim.
"Olmuyor."
demek yerine yeni çözümler arandı.
Bir başka hekim geldi.
O da uğraştı.
Sonra bir başkası…
Derken içerisi adeta bilim kurulu toplantısına döndü.
Ben ise toplantının gündem maddesiydim.
Bir ara düşündüm; acaba dişim mi çekiliyor, yoksa arkeolojik kazı mı yapılıyor?
Çünkü kullanılan aletlerin sayısını görünce, diş hekimliğinin değil, demircilik sanatının inceliklerini öğrenmeye başladığımı sandım. Dişimin üzerinde, diş etimin üzerinde, sanki hastanedeki bütün sivri aletlerin tek tek görev yapma zorunluluğu varmış gibiydi.
Nihayet, uzun uğraşlardan sonra diş çıktı.
Çıktı çıkmasına da, geride bıraktığı hatıra çıkmadı. Aradan günler geçti; ağrısı hâlâ benimle aynı evde yaşamaya devam ediyor.
İnsan bazen misafir ağırlamaktan yorulur; benim misafirim ise sızı oldu.
Sabah "Günaydın." diyor, gece "İyi uykular." demeden gitmiyor.
Elbette her tedavi aynı değildir. Her hastanın durumu farklıdır. Zor vakalar olabilir, beklenmeyen güçlükler yaşanabilir. Buna sözüm yok.
Fakat insanın zihninde şu soru dolaşmadan da edemiyor: Bir diş çekimi, insana bütün iskeletini sorgulatacak kadar yorucu olmak zorunda mı?
Hekimlik, yalnızca teknik bilgi değil; aynı zamanda güven verme sanatıdır.
Hasta, koltuğa oturduğunda bedenini olduğu kadar korkularını da teslim eder.
Beklediği şey kusursuzluk değil; özen, iletişim ve güven hissidir.
Çünkü bazen en büyük ağrı, çekilen dişten değil, yaşanan tecrübeden kalır.
Bu satırlar herhangi bir kişiyi hedef almak için değil, yaşanmış bir hasta deneyiminin ironik bir ifadesidir.
Belki benim yaşadığım istisnai bir olaydı; belki başkaları çok daha farklı, çok daha olumlu tecrübeler yaşamıştır. Dileğim odur ki hiçbir hasta, bir diş çekiminden sonra günlerce acıyla baş başa kalmasın; hiçbir hekim de hastasını "Bu kadarına gerek var mıydı?" diye düşündürmesin.
Velhasıl…
Dişimi teslim etmeye gittim, sabrımı da yanında bıraktım.
Geriye ise bana uzun süre unutamayacağım bir hatıra kaldı. Şimdi dönüp baktığımda, o koltuğun bana öğrettiği tek şey şu:
İnsan bazen bir dişini kaybeder; bazen de bir daha kolay kolay yerine koyamayacağı güvenini.