☰
✕

Doğunun en batısı, batının en doğusu...

Türkiye’deki şehirlerin yerleşik tarihine baktığımızda 81 şehir geçmişleri 2026 yılı itibari ile en az 12 bin yıllıktır Bunun en güzel örneği Şanlıurfa’daki Göbeklitepe yerleşim yeridir. Bu 81 ilin her biri dünyada eşi benzeri bulunmaz güzellikte olan şehirlerdir. Amma iki güzel kent vardır ki, biri dünya şehirlerinin kraliçesi, biri de kralı olarak dilendirilir.İstanbul’a dünyadaki; “Kentlerin kraliçesi” unvanı tarihi kaynaklar bundan 1696 yıl önce, devrin Roma imparatoru I. Constantinus tarafından büyük bir törenle

11 Mayıs 330 da “Nea (Yeni) Roma Constantinopolitana” ismiyle başkent olarak açılışının yapıldığını yazar. İzmir ise Romalıların egemenliğine girince altın dönemini yaşamaya başlar bu dönemden günümüze kadar “Kentlerin Kralı” olarak anıldığı söylenir. MÖ 88 yılında Pontus Kralı VI. Mitridates’in eline geçer Amma bu “Kentlerin Kralı” unvanını kaybetmez çünkü sonra Romalılar şehri geri almıştır. İşte bu yazımda “Kentlerin Kralı” İzmir’de bahsedeceğim

Tarihçilere göre İzmir’in adı; “Smyrna” adlı bir Amazon kraliçesinden gelmektedir. Bugün İzmir olarak kullandığımız isim aslında Smyrna kelimesinden dönüşmüştür. Amma 20. yüzyılın başına kadar yaygın olarak Smyrna ismiyle tanınmıştır. Ayrıca antik kaynaklarda İzmir’in adı, İon lehçesinde Smurne, Attika lehçesinde ise Smryna şeklinde geçer. Bu döneme ait çanak çömleklere baktığımıza ise, Tıpkı Truva kültürüyle benzerlik taşır.

İzmir; Ege’nin incisi, batının en doğusu, doğunun en batısı… İzmirli büyük ozan Homeros’un “gök kubbenin altındaki en güzel şehir” olarak tanımladığı, Aristo’nun İskender’e “görmezsen eksik kalırsın” diyerek önemini vurguladığı, büyük yazar Victor Hugo’nun onu hiç görmeden adına şiir yazıp bir “Prenses’e” benzettiği; farklı kültürlerin, yaşam tarzlarının, inançların binlerce yıldır bir arada barış içinde yaşadığı kavimler kapısı; Doğu Akdeniz’in merkezi, Ege’nin gerdanlığı!

Hititler’in yıkılışının ardından Anadolu’da yazının kaybolmasıyla başlayan karanlık dönem, İzmir’de de izlerini bırakmıştır. MÖ 1050’den itibaren höyük üzerinde Hellas kökenli Aioller ve ardından İonlar yaşamaya başlamıştır. Athena Tapınağı da bu dönemin en önemli kutsal yapısıydı. İlk hali küçük bir nişten ibaret olsa da zamanla büyütülerek İzmir’in simgesi hâline gelmiştir. İzmir’in en göz kamaştırıcı çağı, İon uygarlığının yükselişiyle aynı döneme denk gelir. Akdeniz ticaretine dâhil olan kent, Fenike, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz ile yoğun kültürel etkileşim yaşamıştır. Bu yüzyıllarda Batı Anadolu, Thales, Anaximandros ve Anaximenes gibi düşünürlerle bilimsel yöntemin doğduğu bölge hâline gelirken, İzmir’de bu kültürel atmosferin bir parçasıdır.

Herodotos, İzmir’in Lydia Kralı Alyattes tarafından alınışından söz eder. MÖ 6. yüzyıl ortasında Perslerin gelişi ise kentin parlak döneminin sonunu getirir. Athena Tapınağı’nın bu yıllardan sonra adak eşyası almamış olması da bu çöküşün önemli bir göstergesidir. Pers etkisinin gölgesinde kalan İzmir, MÖ 4. yüzyılda yeniden hareketlenmeye başlamış ve büyük avlulu konutlar inşa edilmiştir. Nüfusun artmasıyla yüz dönümlük höyük yetersiz kalınca, MÖ 300’lerde yerleşim Pagos (Kadifekale) eteklerine taşınmış ve Yeni Smyrna kurulmuştur.

Büyük İskender sonrası İon kentleri büyük bir refaha ulaşmış, Strabon Smyrna’yı “İonia’nın en güzel kenti” diye anılmıştır. Düzgün döşenmiş caddeler, iki ana kutsal yol, Homeros’a adanan Homereion, tiyatro, stadyum ve görkemli Devlet Agorası bu dönemin izleridir. Smyrna, Roma döneminde ikinci kez altın çağını yaşamış; ticaret, kültür ve din açısından önemli bir merkez olmuştur. Çağlar boyunca çeşitli istilalara uğrayan İzmir’in üçüncü kuruluş süreci ise, M.Ö. 333 yılında İzmir’e gelen İskender sayesinde olmuştur. Tarihçilerin yazdığına göre; Pagos (Kadifekale) Dağı eteklerinde uyuyakalan İskender’e rüyasında iki su perisi İzmir’i burada kurmasını öğütlemiştir. O da kenti ikinci kez Kadifekale sırtlarında kurmuştur. Roma İmparatorluğu döneminde; Roma’ya karşı Bergama Kralı Attalos’un oğlu Aristonikos’un öncülüğünü yaptığı ayaklanmaya destek vermediği için imparatorluk tarafından “özgür kent” olarak tanımlanan İzmir, ardından gelen Bizans egemenliği döneminde dinsel bir merkez haline gelmiştir. Böylelikle İzmir, Bizans döneminde dinsel merkez olma özelliği nedeniyle başkent İstanbul düzeyine çıkarılmıştır. Bizans İmparatoru Leon, İzmir’i, İstanbul dışındaki kentlerin başkenti ilan etmiş ve bu süreçte İzmir’e “kendi kendini yönetebilen kent” unvanı verilmiştir.

1071 Malazgirt Savaşı’ndan sonra Anadolu’nun yoğun Türkmen akınlarına sahne olmasıyla birlikte İzmir ve çevresinde ilk kez Türk egemenliği görülmeye başlamıştır. 1081’de denizci Türkmen Beyi Çaka Bey, İzmir’i merkez alarak bir beylik kurmuş ve yaklaşık 16 yıl egemenliğini sürdürmüştür. Çaka Bey’in 16 yıllık hâkimiyetinden sonra İzmir ve çevresinde Türk izlerini kuvvetlendiren asıl dönem, Aydınoğulları Beyliği’nin 1308’de Birgi’de kurulmasıyla başlamıştır. 1317’de İzmir’i ele geçiren Aydınoğlu Mehmet Bey, İzmir’in yönetimini oğlu Umur Bey’e vermiştir. Umur Bey döneminde özellikle İzmir’in Kadifekale sırtlarında yoğun bir Türkleşme olgusu yaşanmıştır. Umur Bey’in İzmir ve Ege Denizi’nde elde ettiği başarılar karşısında; orta çağın güçlü denizci İtalyan kent devletleri olan Venedik ve Ceneviz bu durumdan olumsuz etkilenmişler ve Umur Bey’in faaliyetlerine son vermek amacıyla 1345 yılında Papalığı harekete geçirerek Fransız Humbert komutasında bir Haçlı donanmasını İzmir’e göndermişlerdir. Bu donanma İzmir’e baskın yaparak sahilde bulunan Liman Kale’yi zapt etmiştir. Yaşanan bu gelişmeler sonucunda, Umur Bey’in donanması ve tersanesi tahrip edilmiştir.

Roma’nın ikiye ayrılmasıyla Bizans egemenliğine giren İzmir, yüzyıllar boyunca Arap, Selçuklu, Ceneviz ve Haçlı kuvvetlerinin mücadele sahası olmuştur. 14. ve 15. yüzyıllarda Rodos Şövalyeleri ve Timur’un saldırılarıyla büyük yıkımlar yaşayan kent, 1422’de II. Murat tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır. 17. yüzyıldan itibaren ticaret ayrıcalıklarıyla birlikte İzmir, Osmanlı’nın en önemli liman kentlerinden biri hâline gelmiş; 18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa tüccarlarının gözdesi olmuştur.

15 Mayıs 1919’da Yunan ordusu tarafından işgal edilen İzmir, 9 Eylül 1922’de özgürlüğüne kavuşsa da birkaç gün sonra çıkan büyük yangın kent tarihinin en ağır felaketlerinden birine dönüşmüştür. Yaklaşık 20 bin yapı kül olmuş, şehir adeta haritadan silinmiştir. Ancak Türkiye Cumhuriyeti ile İzmir, küllerinden yeniden doğmuş; “Ege’nin İncisi” ve “Kentlerin Kralı” olarak anılan kimliğini adım adım inşa etmiştir.