Dört Duvarın Boğazladığı Hayatlar

Bu evde zaman, ağır ve nemli bir battaniye gibi insanların üzerine çökmüş. Perdeler hep kapalı; güneşin bile içeri girmeye mecali yok. Sokağın gürültüsü, çocuk kahkahaları, satıcı sesleri… hepsi bu duvarların dışında, başka bir evrene ait gibi. İçerideyse yalnızca sessizlik var. Öyle bir sessizlik ki, kelimeler doğmadan boğuluyor, nefesler bile birbirine çarpmadan yok oluyor.

Burada yaşayanların ne bir hikâyesi var ne de hikâye anlatacak yüzleri. Hikâyeler, başkalarının dudaklarında sürüklenip giderken onlar, kendi içlerindeki karanlıkta dönüp duran gölgelerine bakıyor. O gölgeler bile silik; çünkü gölge, güneşle hatırlanır. Bu evin perdeleri ise yıllardır açılmamış.

Dışarıdan bakıldığında huzurlu sanılabilir bu aile. Kavga yok, bağırış yok, taşkınlık yok. Ama huzur değil bu; bastırılmışlık, korku ve bir tür görünmez zincirin ağırlığı. Herkes kendi köşesinde, başını eğmiş, sanki görünmez bir yasaya boyun eğmiş gibi. Biri kitap okuyor numarası yapıyor, diğeri televizyonu seyrediyormuş gibi duruyor. Masada yemek yeniyor ama lokmaların tadı yok; boğazdan geçerken sadece görevlerini yerine getiriyorlar.

Bu evde hangi yöne dönsen, bir duvara çarpıyorsun. Solda babanın sessiz ama ağır hükmü, sağda annenin görünmez zincirleri, karşıda kardeşlerin gözlerine sinmiş yargı. İleri gitsen “Ne gerek var?” diyorlar. Geri çekilsen “Sen de hiçbir şeye karışmazsın” diye suçluyorlar. Her yön kapalı. Her adım seni yeniden o koltuğa, o mutfağa, o odaya sürüklüyor.

Ve en acısı, bu baskı kimsenin ağzında “baskı” olarak anılmıyor. Çünkü onlar, buna “yaşamak” diyor. Dışarı çıkmak mı? Tehlikeli. Arkadaş edinmek mi? Riskli. Kendi fikrini söylemek mi? Gereksiz. Bu evin sözlüğünde özgürlük, fazlalık olarak yer alıyor.

Oysa sosyal hayatı olmayan bir aile, sessizce çürüyen bir ağaçtır. İlk başta fark edilmez. Hatta güvenli gelir: kimse seni incitmez, kimseyle tartışmazsın, dışarının karmaşası yoktur. Ama zamanla anlarsın ki, insan başka yüzlere bakarak, farklı kelimeler duyarak, başka hikâyelere dokunarak büyür. Bu evin insanları ise büyümez; sadece yaşlanır. Düşünceler aynı yollarda dönüp durur, hisler donar. Kahkaha unutulur, merak unutulur, insanın dışarıda bir dünyası olabileceği bile unutulur.

Bu evin sevgisi bile zincirle gelir. “Senin iyiliğin için” diye başlar her cümle. Ama o iyilik, nefesini daraltan bir kafestir. Çocuk okula gider, döner, odasına kapanır. Arkadaş çevresi incelenir, tanımadıkları herkes potansiyel tehlike olarak damgalanır. Televizyonda ne izleneceği, hangi kitabın okunacağı, hangi konuda konuşulacağı bile aile konseyinde belirlenir. Ve böylece çocuk, dış dünyaya karşı yabancılaşır.

Bu yalnızlık, tek başına kalmak değildir; yan yana olup da birbirine dokunamamaktır. Aynı sofrada oturursun ama herkes başka bir hapishanededir. Sohbetler yüzeysel, sesler boğuktur. Dışarıdaki hayat, bu insanlara uçurum gibi görünür. Çünkü hiç özgür olmamış biri için özgürlük, düşme ihtimalidir.

Böyle evlerde büyüyenler ikiye ayrılır: ya koşarak kaçar ya da aynı duvarları kendi evinde örer. Kimi, çıkınca kendini hayatın ortasına atar; her şeyi yaşamak, her rengi tatmak ister. Ama çoğu, o evin ağırlığını yeni evine taşır. Ve böylece döngü sürer.

Çıkış kapısı nerede mi? İçeridedir. Önce kendi kendine “Ben başka bir hayat istiyorum” diyebilmek gerekir. Sonra küçük adımlar atmak: bir kitap kulübüne gitmek, bir yabancıya gülümsemek, yalnız yürümek. Çünkü baskı, büyük savaşlarla değil; küçük kaçışlarla kırılır. Ama o ilk adımı atmak bile başkaldırı sayılır bu evde. Başkaldıran, “huzuru bozan” ilan edilir. Bu yüzden, çoğu insan çıkışı bilse bile kapıya yürümez.

Ve o ev, dışarıdan hâlâ ayakta görünür. Ama rüzgâr biraz sert estiğinde devrilecek kadar içi boştur. Sevgi, bazen baskının en sessiz kılıcı olur. Oysa gerçek sevgi, bırakmaktır; nefes alabilmeyi, başka hayatlara dokunabilmeyi, kendi sesini bulabilmeyi öğretmektir.

Belki de her evin bir penceresi hep açık kalmalı. Rüzgâr girsin, sokak sesi dolsun, dışarıdaki hayat biraz olsun içeri sızsın. Çünkü insan, ancak başka hayatlara değerek kendi hayatını büyütür. Ve dört duvar, ancak o zaman boğmayı bırakır