Güne yine yürek burkan bir haberle uyandık. Nepal’de nehirlerin yatağından taşıp köyleri yutması, Panama’da toprağın beşik gibi sallanması derken, bu kez Şili’nin başkenti Santiago’dan gelen sel görüntüleri düştü ekranlarımıza. Coğrafyalar değişiyor, diller ve renkler değişiyor ama insanoğlunun çaresizliği ve doğanın azameti karşısındaki acizliği hiç değişmiyor.
Peki, ardı arkası kesilmeyen bu felaketler silsilesi bize ne anlatıyor? Bütün bunlar sadece iklim değişikliklerinin, fay hatlarının ya da tesadüflerin bir sonucu mu, yoksa ruhumuza fısıldanan derin birer uyarı mı?
Geçici Olana Bel Bağlamamak
Gündelik koşturmacanın, hırsların ve hiç bitmeyecekmiş gibi sarıldığımız mülkiyet arzusunun ortasında sık sık unutuyoruz: Bu dünya kalıcı bir konak değil, sadece bir uğrak yeridir.
Birkaç dakika içinde bir şehri yutabilen sular ya da saniyeler içinde sapan bir yer kabuğu, insanoğluğunun inşa ettiği devasa medeniyetlerin ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu hatırlatıyor. Felaketler, elimizde tuttuğumuzu sandığımız her şeyin aslında bize sadece emanet edildiğini gösteren sert ama hakiki birer aynadır.
Tekâmül: Acıdan Doğan Olgunlaşma
İnsanın bu dünyadaki ana gayesi, ruhi bir tekâmül yani olgunlaşma ve hakikate erme süreci yaşamaktır.
Kutsal metinler ve manevi öğretiler, insanın zorluklarla pişeceğini öğütler:
"Sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle andolsun ki imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele!" (Bakara Suresi, 155)
Bu imtihanlar, bireysel veya toplumsal düzeyde birer uyanış çağrısıdır. İçimizdeki kibiri kırmak, merhamet duygularımızı yeşertmek ve yaratılış gayemizi yeniden sorgulamak için birer imkandır.
İyilik Ölçüsünde Bir Yaşam
Eğer dünya geçiciyse ve felaketler her an kapımızı çalabiliyorsa, geriye ne kalır? İnsanlığın binlerce yıllık manevi birikimi bu soruya tek bir yanıt verir: Sevgi, merhamet ve karşılıksız iyilik.
Bir kriz anında Nepal’deki bir çocuğa uzanan yardım eli, Santiago’daki felaketzede için edilen içten bir dua ya da yanı başımızdaki bir ihtiyaç sahibinin yükünü hafifletmek... İşte insanın gerçek sermayesi budur. Doğu felsefesinden semavi dinlere kadar tüm manevi kaynaklar, insanın bu dünyadaki değerini biriktirdiği mallarla değil, bıraktığı iyilik izleriyle ölçer.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.): "İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olanıdır."
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî: "Işık saçmak için önce yanmak gerekir. Dünyanın yükünü hafifletmek istiyorsan, gönlüne merhamet ek."
Şimdi Uyanma Zamanı
Ekranları kapatıp başımızı gökyüzüne kaldırdığımızda anlamalıyız ki; felaketlerin gölgesinde büyüyen bu dünya bize "dur" diyor. Dur, düşün ve hatırla.
Geçici olanın peşinde ruhumuzu yormak yerine, kalıcı olana yani iyiliğe, dürüstlüğe, paylaşmaya ve gönül yapmaya yönelmeliyiz. Bugün Şili’de, yarın belki bizim kapımızda... Yaşam dediğimiz bu kısa rüyada, arkamızda bırakabileceğimiz en güçlü sığınak, sevgiyle işlenmiş bir ruh ve karşılıksız yapılmış iyiliklerdir.
Sizce bu tür küresel ve manevi uyarılara karşı gündelik hayatımızda atabileceğimiz en samimi ilk adım ne olmalıdır? Sevgiyle..