Dünyayı Sosyologlar Kurtaracaksa, Onlar Sanatla Büyümüş Olmalı

Sosyoloji okuduğum yıllarda, ders kitaplarının arasından bir isim sızdı içeri. Önce müfredatın bir parçası gibi göründü, sonra hayatımın aynası oldu: İsmail Hakkı Baltacıoğlu.

Ona dair ilk izlenimim, akademik başarılarla dolu bir yaşam hikâyesiydi. Ama sonra fark ettim ki bu adam yalnızca bir sosyolog değil; bir ressam, bir tiyatro insanı, bir eğitim devrimcisi, bir düşünür, bir edebiyatçıydı. Yani aslında, bir ruh işçisiydi.

Benim de içimde hep böyle bir çokseslilik vardı.

Çocukluğumdan beri bir yandan çiziyor, bir yandan yazıyor, bir yandan heykel ve obje tasarımları yapıyor, bir yandan topluma bakıyor, insanı anlamaya çalışıyordum. Sosyolojiyi, sadece kavramlar ve kuramlarla değil; hayatın renkleriyle, duygularıyla, sessizlikleriyle okumaya çalışıyordum.

Baltacıoğlu’nu tanıyınca içimden dedim ki:

“Ben yalnız değilim. Benim gibi düşünen biri bir asır önce yaşamış.”

Ve bu beni derinden etkiledi.

Sanatla düşünen bir sosyolog

İsmail Hakkı Baltacıoğlu, 1886 yılında doğdu. Sadece Türkiye’nin değil, aslında dünyanın da en özgün sosyologlarından biri oldu.

O, toplumu anlamanın yolunun sadece istatistiklerden değil, estetikten de geçtiğine inanıyordu.

Eğitimin ezberden kurtulması gerektiğini savunuyor; sanatın, tiyatronun, yazının eğitim sisteminin bir parçası olmasını istiyordu.

Kendi oyunlarını yazdı, resim sergileri açtı, kitaplar kaleme aldı, fikir dergileri çıkardı.

Bugün hâlâ adını taşıyan çok az kurum olsa da, onun fikirleri birçok düşünürün alt katmanına sinmiştir.

Özellikle “Yeni Adam” adlı dergisiyle sanat, felsefe, sosyoloji ve halkı bir araya getirmeye çalıştı.

Toplum için düşünen değil, toplumla düşünen bir aydın olmayı başardı.

Bir aydın portresi: Cesur, yerli, çok yönlü

Baltacıoğlu, döneminin çok ilerisindeydi.

Batı’yı iyi tanıyordu ama özgün bir Doğu aklıyla düşünüyordu.

Halkı küçümsemiyor, onun içinden çıkan duyguyu en az bir bilimsel veri kadar önemsiyordu.

Üniversitelerde sadece bilgi değil, duygu ve sezgi de öğretilmeliydi diyordu.

Ona göre sanat, insanı topluma değil, önce kendine yaklaştırmalıydı.

Ve belki en çok da bu yüzden ben onunla kendimi hep özdeşleştirdim.

Çünkü benim de içinde yaşadığım çağda, insanlar çoğu zaman ya sadece “bilim insanı” ya da sadece “sanatçı” olmak zorunda bırakılıyor.

Ama ben hep ikisini birden taşıdım.

Hem dünyayı anlamak hem de onu renklendirmek istedim.

İşte bu yüzden onun adını duyduğumda içimden bir fısıltı geçti:

“Bu bendim. Bu, benim de yolum olabilir.”

Ve tüm kalbimle inanıyorum ki, eğer bir gün bu dünya yeniden iyileşecekse,

toplumlar birbirini gerçekten anlayabilecekse, adalet, merhamet ve estetik yeniden bir arada var olabilecekse, bunu sağlayacak olanlar sadece bilgiyi ezberleyenler değil,

onu ruhla yoğurup insan kalbine dokundurabilenler olacaktır.

Yani yalnızca sosyologlar değil;

sanatla düşünen, müzikle hisseden, fırçayla anlatan, sahnede canlandıran sosyologlar…

İnsan ruhunu parçalara ayırmadan inceleyen,

toplumu yalnızca bir yapı değil, yaşayan bir varlık olarak gören,

hem düşünceyi hem duyguyu bir potada eritebilen çok yönlü insanlar…

Tıpkı İsmail Hakkı Baltacıoğlu gibi.

Tıpkı, kendi iç dünyasını da anlamaya çalışan bizler gibi.

“Bir millet, sanatın her kolunda bir örnek yaratmadıkça medeni olamaz.”

İsmail Hakkı Baltacıoğlu