Hayatta insanı en çok yoran şeylerden biri, güvenerek çıktığı yolda yarı yolda bırakılmaktır. Bazen bir dost, bazen bir iş ortağı, bazen de sözünün eri olduğunu düşündüğünüz bir insan sizi bir konuda cesaretlendirir, size güven verir, hatta sizi harekete geçirir. Fakat iş sorumluluk almaya geldiğinde ortada görünmez. Yapması gerekeni yapmaz, verdiği sözü tutmaz ve sonunda bedelini siz ödersiniz.
Aslında bu durumun temelinde çoğu zaman bir karakter problemi vardır. Çünkü güven vermek kolaydır; zor olan, o güvenin hakkını verebilmektir. İnsanların gerçek karakteri, rahat zamanlarda değil, sorumluluk anlarında ortaya çıkar. Verdiği sözün arkasında durabilen, kendi çıkarı zarar görecek olsa bile doğruluktan ayrılmayan insanlar her dönemde az bulunmuştur.
İslam kültüründe çok kıymetli bir kavram vardır: "El-Emin." Güvenilir insan demektir. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'e (sav), peygamberlik gelmeden önce bile insanlar "Muhammedü'l-Emin" derlerdi. Çünkü insanlar onun sözünün doğru olduğundan, emanete ihanet etmeyeceğinden ve verdiği sözü tutacağından emindi. Güvenilir olmak, sadece bir sıfat değil; insanın bütün hayatını şekillendiren bir karakter meselesidir.
Hayat bana yıllar içinde önemli bir gerçeği öğretti. Kıldığınız namaz, tuttuğunuz oruç, verdiğiniz zekât veya yaptığınız hac sizi otomatik olarak iyi bir insan yapmaz. Bunlar insanın Allah ile arasındaki kulluk görevleridir. Elbette çok kıymetlidir, çok değerlidir. Ancak iyi insan olmanın ölçüsü yalnızca ibadetlerle belirlenmez. İnsanların hayatına dokunan esas unsur, ahlaktır.
Çünkü ahlak, insanın kimsenin görmediği yerde nasıl davrandığıdır. Menfaati söz konusu olduğunda ne yaptığıdır. Güç eline geçtiğinde nasıl hareket ettiğidir. Verdiği sözün arkasında durup durmadığıdır.
Bugün ne yazık ki dindarlık ile ahlakı aynı şey zanneden büyük bir yanılgı içerisindeyiz. Oysa her dindar insan yüksek ahlaka sahip olmayabiliyor. Hatta bazen ibadetlerinde titiz görünen insanların ticarette, dostlukta veya insan ilişkilerinde ciddi ahlaki zaaflar sergilediğine şahit olabiliyoruz. Bir insan çok iyi bir Müslüman olduğunu iddia edebilir. Çok iyi bir Hristiyan veya başka bir inancın mensubu olduğunu söyleyebilir. Fakat dürüst değilse, güvenilir değilse, verdiği sözün arkasında durmuyorsa, insanlara zarar veriyorsa, orada ciddi bir eksiklik vardır.
Özellikle son kırk yılda dünya çok hızlı değişti. 1980'lerden sonra iletişim teknolojilerinin gelişmesi, televizyonun yaygınlaşması, internetin hayatımıza girmesi ve nihayet sosyal medyanın günlük yaşamı kuşatmasıyla birlikte insanlar farklı bir dönüşüm yaşamaya başladı. Bilgi arttı ama hikmet aynı oranda artmadı. İletişim çoğaldı ama samimiyet azaldı. İnsanlar birbirine daha kolay ulaşabilir hale geldi fakat güven duygusu giderek zayıfladı.
Bugün birçok insan, bulunduğu ortama göre şekil değiştirmeyi marifet sanıyor. Menfaatine göre konuşmayı zekâ göstergesi olarak görüyor. Oysa karakter sahibi olmak, rüzgâra göre yön değiştirmemektir. İnsan bazen bedel ödeyeceğini bile bile doğruyu savunabilmelidir.
Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu'nun şu sözü bu noktada çok anlamlıdır:
"Bir saniyesine bile hükmedemediğiniz bu dünya için fırıldak olmaya gerek yok."
Gerçekten de öyle. Ne makamlar kalıcı, ne servetler sonsuz, ne de güç sahipliği ebedidir. İnsan bu dünyadan ayrılırken yanında yalnızca karakterini, ahlakını ve bıraktığı izleri götürür.
Bu nedenle düz yaşamak, düz durmak ve doğru olmak büyük bir erdemdir. Çıkarlarına ters düşse de doğruyu söyleyebilmek, menfaatlerine zarar verecek olsa da adaletten ayrılmamak, herkes susarken hakikatin yanında durabilmek günümüzün en kıymetli vasıflarından biridir.
Bugün toplumun en fazla ihtiyaç duyduğu şey, daha fazla slogan atan insanlar değil; daha fazla güven veren insanlardır. Daha fazla konuşan insanlar değil; sözüne sadık insanlar gerekir. Daha fazla görünür olanlar değil; daha fazla karakter sahibi olanlar gerekir.
Çünkü insanın gerçek değeri, ne kadar dindar göründüğüyle değil; ne kadar güvenilir olduğu, ne kadar dürüst yaşadığı ve ne kadar ahlaklı davrandığıyla ölçülür.
Ve belki de bu çağda en büyük erdem, herkes eğilip bükülürken dimdik kalabilmektir.