EGE’NİN İKİ YAKASI ‘’NE MUTLU TURİSTİM DİYENE’’

Artık kimse için sürpriz değil, sadece Marmaris iskelesinden Rodos’a geçen Türk vatandaşlarının sayısı iki yüz bine yaklaştı; tüm Ege kapıları göz önüne alındığında bu sayı iki buçuk milyona dayanıyor. Neredeyse İzmir’in yarısı büyüklüğünde bir nüfusu Yunan adalarına akmakta… Eğer bu tabloya bakıp içiniz burkulmuyorsa, muhtemelen duygularınızı yitirmişsinizdir. Ama duygularınızda hiçbir yanlışlık yok, hesap ortada.

Bu hareketlilik, pasaporta vurulan damgalarla süslenmiş bir romantizm değil; bugünün Türkiye’sinin ekonomik yapısının somut, ölçülebilir ve kaçınılmaz bir neticesidir. Milliyetçilik külahını çıkarıp masaya koymadan evvel cüzdanımızın içine bakmalıyız; çünkü konu ne bayrak ne vatan sevgisi ne de doğrudan hamsinin fiyatıyla ilgilidir.

Kış aylarında deniz sakinleşip turist sezonu kapanınca, Yunan işletmeciler feribotlara atlayıp Marmaris’e gelir. Kapalıçarşı esnafıyla kış geceleri boyunca pazarlık ederler; giyim, aksesuar, tekstil… Hepsini toptan, piyasanın çok altında fiyatlarla satın alırlar. Ardından adalarına dönüp malları raflara dizer, yazın gelecek olan Türk turistin burnunun dibine sürerler: ‘Buyur, Yunan malı!’

Üretim bu tarafta, hammadde burada, tedarik zinciri burada; ama tüketici sınırın öteki yakasında alıcı koltuğunda. Bu manzara, ticaret el kitaplarında ‘fiyat farkından yararlanma’ başlığı altında buz gibi analiz edilebilir. Ne var ki yaşanan olayda bir kat daha keskin bir ironi mevcut: Türk müşteri, kendi toprağında üretilmiş malı, kendi sınırları içinde uçuk bir bedelle satın almak yerine, o malın Yunan adasındaki vitrininde bulup hem daha ucuza hem de daha güler yüzlü bir hizmetle satın almayı tercih ediyor. “Mal bizden, müşteri Yunan adasından; bu denklemin adı ulusal gurur değil, ulusal fırsatı kaçırmaktır.”

Doğrusu, bu tabloya bakıp ‘ne talihsizlik’ demek anlamlı olmaz. Talihsizlik rastlantısal gelir; bu ise yıllar içinde alınmış ya da alınmamış kararların tortusu olarak karşımıza çıkmıştır.

Üç Yanı Denizle Çevrili Kara Vatan

Şimdi asıl sorunun göbeğine, yani şu meşhur hesap pusulasına varıyoruz. Üç tarafı sularla çevrili bu kadim coğrafyada, bu geniş ve bereketli topraklarda, dört kişilik bir ailenin Ege’de herhangi bir Marina’da sıradan bir rakı-balık masası kurması için yirmi bin liranın altında bir faturayla karşılaşma ihtimali neredeyse sıfır. Bu tutarın her kalemi başlı başına bir tartışma konusu: balık nasıl bu bedele ulaştı, limon neden bu kadar pahalı, servis ücreti bu kadar olmalı mıydı?

Meraklıları için karşı kıyıdan yanıt şu şekilde. Yunan adalarında; çiftlik havuzlarından değil, açık denizden sabahın erken saatinde ağla çıkarılmış taze ürünlerle donatılmış bir sofra, aynı ailenin Türkiye’de ödediği faturanın yarısına bile ulaşmıyor. Üstelik o sofrada oturan insanda ne zehirlenme endişesi var, ne kazıklanma, ne ‘acaba gramaj kesintisi mi yapıldı’ kuşkusu, ne de hayatında balık görmemiş bir garsonun suratına katlanma mecburiyeti.

Bir zamanlar yabancılar tarafından ülkemiz ucuzluğu yüzünden tercih edilirken artık Didim, Datça, Marmaris, Fethiye ve Alanya gibi beldelerdeki yabancı ev sahiplerini Portekiz ve Bulgaristan kıyılarına transfer ettik. Olayı Yabancı olduğu için değil, dışarıdan baktığı için daha berrak gördüler. Biz ise o masanın etrafında oturmayı sürdürüp ‘bu fiyatlar niye böyle?’ diye sormak varken maalesef kalkıp feribota binmişiz. Bunu yaparken ne gururumuzdan taviz verdik, ne de pasaportlarımıza vurulan damgalardan utanç duyduk. Üstelik ödediğimiz her kuruşun Yunan ekonomisine bir mermi kazandırdığını da unuttuk. Konuyu yalnızca fiyat ekseninde okumak, resmin önemli bir parçasını ıskalamak olur. Zira Türk vatandaşı Yunan adalarına sadece ucuz yemek için gitmiyor; güvenli, sağlıklı gıda arayışıyla da gidiyor. Bu cümle kâğıda döküldüğünde üzücü gelebilir; ama sayılar ortada.

Tarım ve Orman Bakanlığı’nın aylık olarak duyurduğu taklit ve tağşiş listeleri, sıradan bir insanın pazara olan itimat duygusunu yavaş yavaş tüketiyor. Zeytinyağının kadim anavatanlarından Balıkesir-Ayvalık, Aydın Milas, Memecik, Hatay-Kilis gibi beldelerde bile ürünlerin içeriği kuşku konusu olmuşken, tüketilen üç besinden ikisi ya genetiği oynanmış ya da hilesine karışılmış durumdayken, insanların ‘karşı kıyıda ne yediğinden emin olmak’ için denizi aşmaları bir tercihten öte, mantıklı bir gerekliliktir.

Buna ‘vatan duygusuzluğu’ denebilir mi? Kendi toprağında üretilen zeytinyağına güvenemeyen bir vatandaşa ‘vatansever ol da ye’ diyerek baskı kurabilir miyiz? Hayır. O insanı suçlamak değil, düzenin bu noktaya nasıl sürüklendiğini sorgulamak gerekir.

“Kendi zeytinyağına güvenemeyen vatandaştan başka adaya gitme kararını izah etmesini istemek, kabahati mağdura yüklemektir.” Ama öte yandan Ege’de her an olası bir çatışma ortamı varken bu düşman ülkeye döviz kazandırmakta ne kadar vatanseverliktir tartışılır. Yani konu o kadar hassas işte

Gerçek mesele fiyat etiketleri değil, zihniyet. Yunan adalarına geçen, kendi sahilinde bir karides güveç ya da kalamar tava yiyemeyen, İstanbul’da balık restoranına gitmeyi lüks saymak zorunda kalan Türk vatandaşı, kendi ülkesinin turizm ekosisteminde nasıl bir konumda görülüyor?

‘Velinimet’ mi? Bu kavram, işletmecinin müşteriyi işin sahibi olarak gördüğü, onun memnuniyetini merkeze koyduğu, fiyatını da kalitesini de bu sadakat üzerine kurduğu bir ilişkiyi anlatır. Türkiye’nin sahil turizminde böyle bir bağın varlığından söz etmek, en iyimser ifadeyle hayalcilik olur.

‘Av’ mı? İşte bu daha gerçekçi. Mekân sahibi kafası; fiyatı şişirirsin, gramı kıssın, müşteri şikâyet etse de gidecek başka yer bulamaz diye hesap yapsın. Yaz biter, müşteri de biter, hesap kitap uğraşmaya gerek yok’ kafasıdır. Amaç; müşteriyi tüm sezon boyunca devam eden bir avlanma ritüelinin parçası olarak konumlandırmaktır.

Ve işte o av, artık feribota binmiştir. Rodos’ta, Midilli’de, Sakız’da ya da Kos’ta önüne konmuş dürüst bir tabak, güler yüzlü bir servis elemanı ve hesap geldiğinde şaşkınlık yaratmayan bir rakamla buluşmuştur. Gelişinden kısa süre sonra da cebindeki Euroları Yunan ekonomisinin kasasına bırakmıştır. Bu noktada milli bilinç mi devreye girmeli, yoksa kıyıdaki işletmecinin neden kaybettiğini idrak etmesi mi?

‘Peki ne yapalım, milli duyarlılıktan mı bahsedelim?’ Evet, tam da oradan başlayalım; çünkü gerçek millî duyarlılık, vatandaşını kendi kıyılarında yaşatabilmek, doyurabilmek ve makul fiyatla ağırlayabilmektir.

Yunan adalarına gidenleri milliyetçilik süzgecinden geçirip yargılamak, bir hastaya ‘neden hasta olduğunu’ sormak yerine ‘neden ilaç içtiğini’ sorgulamaya benzer. Yapısal bir sorunun belirtisini çözüm gibi sunmak; hem sorunun giderilmesini geciktirir hem de suçu bireylerin üzerine yıkar.

Ege’nin suları kimsenin tapulu malı değildir; ama bu sularda kimin yüzdüğü, kimin hangi kıyıda para harcadığı, kimin teknesine binenin gülümseyerek döndüğü; bunlar tamamen ekonomi siyasasının, denetim mekanizmalarının ve hizmet anlayışının bir sonucudur.

Özetle: Türk turizmcisi şapkasını önüne koyup muhasebe yapmadığı sürece, Ege dalgaları her sabah yerli tatilciyi karşı kıyıya taşımaya devam edecektir. Ve o tatilci döndüğünde hem daha tok, hem daha memnun, hem de daha az harcama yapmış olarak şunu düşünecektir:

“Bize ne zaman velinimet gibi bakılacak?”

İşin daha önemli ve düşünülmesi gereken yanı ise 2.5 milyon Türk Turistin Yunan ekonomisine katkısıdır. Her bir vatandaşımızın 500 Euro döviz bıraktığı düşünüldüğünde; 1.250.000.000 (Bir milyar iki yüz elli milyon Euro’nun) Yunan kasasına girmesi demektir.

Bu hesaba göre:

1 milyar 250 milyon euro (yaklaşık 1,4 milyar dolar), kabaca 160–180 bin ton iç fındık ihracatına denk gelir. Yani ancak Giresun, Ordu, Trabzon hattındaki fındık üretimi, Türkiye’ye bu büyüklükte döviz girdisi sağlayabiliyor. Bunun dışında yaklaşık aynı ekonomik büyüklüğe yaklaşabilen diğer Türk tarım ürünleri ise: Kuru üzüm 180 bin ton ihracat → yaklaşık 533 milyon dolar, yanında Kuru kayısı 76 bin ton → yaklaşık 411 milyon dolar ve son olarak Kuru incir 63 bin ton → yaklaşık 337 milyon dolar. İşte ancak Bu üçü birlikte düşünüldüğünde bile toplamda yaklaşık 1,28 milyar dolar ediyor. Yani bin bir emek ile yetiştirip ihraç ettiğimiz bu ürünlerin karşılığında bir döviz girdisini Yunan bizden çok olay bir şekilde alıyor.

Bence bu konuyu oturup çok iyi bir şekilde düşünmek gerek, yoksa ‘Mavi vatanı’ Yunan kalamarının yanında meze olarak iteleyecekler bize.