☰
✕

Ekonominin ahlakı ve çelik ağlar…

İnsan yaradılışı gereği soyut düşünceden ziyade, somut gerçeğin etkisine açık olarak eylemlerine devam eder. Madde, birçok insanın tek somut gerçeği olmuştur. Onlar için ‘soyut’ kesinlikle gerçek olmadığı gibi, soyut sadece somuta ulaşabilmek için isterse kullanabileceği, üzerine binebileceği konforlu bir araçtır. Belki dili soyut kavramlar için olumlu konuşur ama eylemleri kesinlikle elle tutamadığını inkâr eder.

Bunun özellikle dinler tarihinde birçok çarpıcı örneği vardır. En bilineni elbette Hz. Musa'nın Sina Dağı'na çıkmasının ardından İsrailoğullarının onun sözünden çıkmasıdır. Hz. Musa onca mucize göstermesine rağmen en küçük bir boşlukta bazı çevreler propagandaya başlar, hızlıca insanların altınları ellerinden gönüllü olarak alınır. Sonrasında bu altınlar eritilerek bir buzağı heykeli yapılır ve ona tapılır. Böylece hem şekilcilik ve putperestlik hortlar hem de toplanan servet birkaç kişinin inisiyatifine girer; adeta bir 'din turizmi' doğurularak bazılarına büyük kazançlar sağlar. İnsanların somuta, yani dokunabildiklerine ne denli düşkün olduğunu ve bu yolda ne kadar kolay kandırılabileceğini anlatan ibretlerle dolu bir hikayedir bu. Maddeye tapanlar, o maddeye ulaşabilmek ve insanların birikimlerini toplayabilmek için manayı, mortu-ahireti, kutsalı kullanmaktan asla kaçınmazlar.

Bu madde bağımlıları, herhangi bir olay karşısında derinlemesine düşünme ya da o konuda liyakat sahibi birini dinleme ihtiyacı duymazlar. Sadece somut olana, gözleriyle gördüklerine en hızlı ve en fazla şekilde nasıl ulaşabileceklerine odaklanırlar. İnsanın en büyük sınavı olan ‘sabırla çalışma’ rafa kaldırılır; adeta kör bir hırsla 'hızlıca nasıl zengin olurum' gayesinin peşinde koşulur.

İşte yaradılışı kavrayamamış dünya görüşüne sahip olanların eylemleri, hangi dönem olursa olsun topluma hızla karanlığı ve hüznü getirir. Bu kısa yoldan ve hızla zenginleşme hırsı; deprem, sel gibi doğal afetlerden çok daha büyük, çok daha yıkıcı acılara sebep olabilir.

Üretene destek olmak, o topraklara ilmi, bilimi ve dolayısıyla ahlakı getirebilmek ya da artırabilmek, insanlara yeni iş alanları açabilmek amacıyla icat edilmiş borsa, fon ve benzeri yatırımlardaki bu ulvi amaç; hızla zenginleşme ile yanıp tutuşan ve kişisel çıkarlarından başka bir şey düşünmeyenler tarafından ne yazık ki göz ardı edildiler.

Bu arada 'bilim ve ahlak' demişken; bunlar sadece nitelikli ve gerektiği kadar eğitim görmüş zihinlerde gelişebilir. Yani bilim ve ahlak hem vicdana hem de akılcı bir yaklaşıma muhtaçtır. Demek ki soyut ve somut ancak bir denge içindeyse hayat sağlıklı yaşanabilir.

Denge kaybolduğunda; olağan olmayacak kadar yüksek riskli enstrümanları birer değer görmeye, cazibesine kapılmaya başlanır. Kimi geçinemediği, çocuğunu sağlıklı besleyemediği ve eğitemediği için bu riske girmek zorunda kalır; kimi rant ekonomisinin kurbanı olup başını sokacak bir ev, bir araba alabilmek için bu yola sapar. Kimi de üretim sermayesi yüksek enflasyonla eridiği için, binbir zorlukla kurduğu şirketinin batmaması ve istihdamı koruyabilmek adına yine bu olağan dışı risk grubundaki alanlara yatırım yapmak zorunda kalır.

Bu iyi niyetli yaklaşımlarla anormal derecede yükselmiş ve yükseleceği beklenen manipülatif fonlar, diğer taraftan birilerinin üzerine basmak zorundadır. Tabi ki aynı şekilde kendisinin de üzerine basılabilir. Çünkü bu denli devasa getiriler normal şartlarda fonlarda oluşamaz. Sağlıklı fon üretim odaklıdır; ortalama bir şirketin kârlılık oranı yüzde 15 ila 35 aralığındadır. Hiçbir üretim, Android madenciliği bile beş yılda beş yüz kat kazandırmaz. Bu artık fon adı verilmiş bir Sülün Osman projesidir. Şanslı olup yüksek kazançlarla fondan zamanında çıkılabilse bile, aslında sona kalmış küçük fon yatırımcısının parasını kendine aktarmış olursun.

Sorunlu ekonomi & ahlak yönetimi; hızla tabana yayılan soyuttan uzaklaşma, yalnızca somut için yaşama, hatta somutu elde edebilmek için soyutu ve kutsalı araç olarak kullanma arzusunu hat safhaya ulaştırıp zirveye çıkartacaktır.

Buna direnmeye çalışanlar ise kısa sürede bu bozulmanın kurbanı olacak ve günü kurtarma derdine düşecektir. Bu kişilerin bir kısmı da aşırı riskli fonların, sistemin özüne ve mantığına tamamen ters olduğunu görmek istemeyecektir. Hiçbir üretim faaliyetinin, en uç teknolojik buluşun bile kısa vadede kazandıramayacağı oranlarda getiri vadeden yerlere yatırım yapmaktan geri durmazlar. Bunun üretimle değil, tamamen manipülasyonla alakalı bir tuzak olduğunu görmezden gelirler.

Çok açıktır; birileri olta atmış ve orta, küçük yatırımcılara 'gel gel' yapmaktadır. Ve 'yapma' diyenleri de dinleyemezler, çünkü zihinlerinin arkasında ekonomik sorunlar beyinlerini kemirmektedir. 'Yapma' diyenlere hak verir, doğru söylediklerini kabul ederler ama bilinçaltı hemen devreye girer: 'Çocuğun bakımı' der, 'barınma' der, 'sermaye' der ve bu olağan dışı riske girme gafletini kendine çare beller.

Ki şunu tekrar tekrar söylemeliyiz; bu fon görünümlü 'Titan saadet zincirine' ilk girenlerden olup yüksek kârlar elde edenler bile, bu kazancı herhangi bir üretim sonucundan değil, doğrudan sonradan gelen küçük yatırımcının parasından almaktadır. Yani “Ah”lı paradır. Artık oluşmuş hayat pahalılığı ile birlikte “medeniyet” yerini vahşete bırakmıştır. Kişi, vahşi doğada hayatta kalabilmek için başkasının üzerine basmayı meşru bir 'doğa kanunu' olarak tanımlayıverir; böylece kendi payına düşen ahlak yoksunluğunu ustalıkla aklamış olur. Aslında yabancısı olduğu bir karaktere bürünmüştür ve bu noktada toplumsal gerileme hızla ilerler.

Bildiğiniz gibi Osmanlı beyliği bir uç beyliğiydi; etrafındaki komşuları tekfurlardı. Bu sebeple Bizans ruhuna aşina olmuşlar, onlarla yaşaya yaşaya o kültürü benimsemeye başlamışlardı. İstanbul’un fethinden sonra Türk hoşgörüsü devreye girmiş, Rumlar şehirde kalmış ve bu kültürel sentez içselleşmişti. Zamanla kendilerini daha az doğulu, daha çok batılı görmeye başlamış; hatta anavatan olarak Anadolu’yu değil Rumeli’yi benimser olmuşlardı. Nitekim bir önceki Selçuklu Devleti, Osmanlı’ya nazaran Rum kültürünü daha az benimsemişti. Bugün bunu mimari ve sanatsal yapılardaki Türk figürlerinin yoğunluğundan ya da azlığından çok net görebiliyoruz.

İstanbul’un fethinin ardından daha da artan bu başkalaşma, yabancısı olduğu karaktere bürünme ve özden uzaklaşma süreci, önce duraklama, bir süre sonra da gerileme devrine girilmesinin temel sebebi oldu.

İnsanlığın binlerce yıl uğraşarak ulaşabildiği medeniyetten kopma da her dönem aynı gerileme etkisini gösterdi. Medeniyetin gereklilikleri yani ortak akıl ile yönetme, şeffaflık, eşitlik, denetim, kontrol, sistematik üretim vb. terk edildiğinde, vahşi hayatın yeniden benimsenmesi kaçınılmaz olur; maneviyatın eksilmesi, gerileme, hiçleşme, umutsuzlaşma ve soyutsuzlaşma gibi olgular o coğrafyada yeniden görev başı yapar.

Bu gerilemenin durdurulmasının formülünü de Fransız yazar Balzac insanlığa duyurmuştur. Adaleti; güçlünün delebileceği, güçsüzün takılabileceği bir örümcek ağı gibi değil, herkesin takılabileceği çelik ağlarla örmeden bu sarmaldan çıkılamayacağını uzun uzun anlattı.

Evet, ekonomi özünde en temel ahlak yönetimidir. Yönetilmediğinde ise döngü hiç bitmez: Çiftlik Bank biter, Thodex başlar; kripto vurgunları biter, uçaklarda türbülansı önleyen 'çip' yalanı başlar; ev kiralama çeteleri biter, faizle tefecilik vakaları başlar; iş vaadiyle kandırmalar biter, Squid Token vurgunları başlar; futbolcuların adının karıştığı haksız kazançlar biter, medyumların fal dolandırıcılıkları başlar, kızılı, yeşili biter, ahbabı başlar, kozmik influencerlar biter, fon balonları söner, yenileri başlar.

Unutulmamalıdır ki adalet; addır, namdır, şandır. Adımıza yakışır şekilde insani kalabilmek, ancak adımızı ve şanımızı lekeletmeden koruyabilmekten, adaletten geçer."