F Tipi Evler

Bazı evler var ki içine girince nefesin daralır. Kapının eşiğinden adım attığın an hissedersin o soğukluğu; yalnızca kaloriferin eksikliğinden değil bu, insan sıcaklığının, vicdanın, anlayışın yokluğundandır. Duvarları yeni boyalı belki ama kelimeler çarpıp geri dönüyor, yankılanmıyor. Çünkü hiçbir sözcük orada kök salamıyor. Çocuk sesleri boğuk, kahkahalar hiç uğramamış gibi. Her oda, başka bir tutsaklık biçimi.

Evet, bazı evler dışarıdan görkemli, korunaklı, izole. İçindekilerse tam da bu yüzden hiç kimseyle karşılaşmadan, fikir alışverişi yapmadan, hesap vermeden yaşayabileceklerini sanıyorlar. Gözlerini o evlerin duvarlarına çevirmişken gökyüzünü unutan insanlar bunlar. Ay’a bakmayı bıraktığın an başlarsın yeryüzüne yabancılaşmaya. Onlar bakmıyorlar artık. Zaten ışıkları bile loş değil; ya çok parlak, göz alıyor – ya da tamamen karanlık. Ara tonları yitirmişler. Ara halleri, anlayışları, şefkatleri, merhametleri kaybetmişler.

Görüntüde mükemmel hayatlar: mutfak robotları, akıllı aynalar, kış bahçeleri. Ama o robotlar, insan sıcaklığına denk gelmiyor, o aynalar içi çürüyen ruhları gösteremiyor. Kış bahçeleri var, ama hiç kış geçirmemişler. Hiç donmamışlar. Hiç üşümemişler. En büyük trajedi de bu belki: acıyı bilmeyenin adaleti de eksik, sevgisi de ölçüsüz, kibri ise sonsuz olur.

Bütün bunlar olurken dışarıda başka evler var. Pencereleri küçük, perdeleri eski ama güneş giriyor içeri. Sobada pişen çayın sesi, üst komşunun damlayan musluğuna karışıyor. O evlerde oturup dertleşen insanlar hâlâ birbirine “canım” diyor. Çünkü orada “can” hâlâ değerli. Çünkü orada eksik çok ama samimiyet tam.

F tipi evlerin sahipleri başka bir dil konuşuyor artık. Birbirlerine “network” diyorlar, “yatırım potansiyeli” diyorlar, “değer artışı” diyorlar. Ağaçları değil, arsaları seviyorlar. Toprağa basmayı unutmuşlar, ama tapuya dört elle sarılmışlar. Ellerinde kadehler, gözlerinde bir hiçlik var. Çünkü eller dolu olsa da kalpler boşsa, insan o ağırlığın altında ezilir. Ne yediğin yemeğin, ne taktığın saatin, ne oturduğun evin hiçbir anlamı kalmaz. “Anlam” başka yerden beslenir: vicdandan, adaletten, paylaşımdan.

Ama onlar bunları unuttu. Unutmakla kalmadılar; unutturmak istediler. Herkesin aynı yarışta koştuğuna inanmak istediler. Herkesin aynı cüzdanı, aynı evrak çantasını taşıdığı bir dünya kurguladılar. Ve bu kurguda en büyük yalan “başarı”ydı. Çünkü onların başarısı yalnızca rakamla ölçülüyordu. Kalp atışları değil, banka bakiyeleri sayılıyordu.

Bu yüzden, gökyüzünden uzaklar. Çünkü başlarını kaldıracak zamanları yok. Tüm gün Excel tablolarında, finans raporlarında, metrekare hesaplarında kayboluyorlar. Bir kuş sesi duysalar, alarm sanıyorlar. Bir çocuk ağlasa, rahatsızlık sayıyorlar. Çünkü gerçek seslere, gerçek duygulara tahammülleri kalmamış.

Belki de en büyük kayıpları çocukluklarıydı. O sokakta oynanan misketler, ip atlamalar, yaz akşamlarında sokaktan eve çağrıldıkları ses… Şimdi kendi çocuklarına bile “zaman kaybı” olarak bakıyorlar. Çocuklar tabletle susuyor, ekranla büyüyor, dijital emziklerle avutuluyor. Ve bir gün büyüyünce o da F tipi bir evin yeni sakini oluyor. Böylece sistem kendi çürümüşlüğünü yeniden üretmeyi sürdürüyor.

İnsan, en çok kendi ruhuna yabancılaştığında yeryüzüne de yabancılaşır. Bu evlerde oturanlar, toprağı yalnızca bir yatırım aracı olarak görmeye başladıklarında, o toprağın üstünde yaşayanları da “maliyet kalemi” olarak görmeye başladılar. Bir fabrikanın işçisini değil, üretim maliyetini gördüler. Bir öğretmenin emeğini değil, devlet bütçesindeki karşılığını hesapladılar. Bir kadının doğum sancısını değil, sağlık sigortasının yükünü düşündüler.

Ve işte o zaman evler büyüdükçe ruhlar küçüldü. Salon genişledi ama sohbet daraldı. Oda çoğaldı ama huzur azaldı. Evin içi doldu ama gönül boş kaldı. Ve her gece o boşlukla yattılar. Uyuyamadılar. O yüzden uyku ilaçlarına sığındılar. Meditasyon podcastleri dinlediler ama huzur bulamadılar. Çünkü huzur dışarıdan satın alınmaz. O, ancak insanın içindeki adalet terazisiyle sağlanır.

Adaletin olmadığı yerde zenginlik gösteridir. Sadaka verirken bile fotoğraf çeken bir dünyada, iyilik bile reklamdır artık. Bu evlerde her şey vitrindir. Her şeyin bir pazarlama değeri vardır. İnsan ilişkileri bile… “Kimle görüşürsem bana ne katar?” sorusunun cevabına göre kuruluyor dostluklar. Hatta aşk bile bir tür yatırım. “Kiminle olursam sosyal statüm artar?” sorusuna indirgenmiş bir duygu.

İşte bu yüzden, yeryüzü dar. Çünkü merhamet daraldı. Çünkü anlam azaldı. Çünkü “ben” çoğaldı, “biz” yok oldu. Ve bu daralmış yeryüzünde, en geniş evler bile yetmiyor. En büyük arabalar bile taşımıyor içlerindeki ağırlığı. O yüzden dışarısı güzel gözükse de, içeride yankılanan şey yalnızlık.

Bazı evler vardır ki, içinde bir cenaze sessizliği vardır. Ama ölen biri değildir; ölen bir umut, bir sevgi, bir masumiyettir. İşte bu evler o evler. O yüzden, ne kadar süslenirse süslensin, içinde yaşamayan bir ruh varsa, o ev yalnızca bir beton yığınıdır. Ve o beton yığınları büyüdükçe şehirler değil, insanlık yıkılıyor aslında.

Belki de bu yüzden o F tipi evlerde yaşayanlar, gece lambasını kapattıklarında hep aynı kabusu görüyorlar: hiçbir şeyleri kalmamış, kimse yanlarında değil, zillerine basan yok, telefonları çalmıyor, mesaj kutuları boş. O an anlıyorlar aslında: asıl fakirlik, yalnızlıktır.

Ve belki bir gün, bir çocuk ellerinde bir bardak çayla gelip o soğuk salonların ortasına oturacak. “Siz hiç gökyüzüne baktınız mı?” diye soracak. Belki o zaman biri başını kaldıracak. Belki ilk kez bir yıldız görecek. Ve belki o yıldız, içlerinde kalan son insanlığı uyandıracak. Ama o zamana kadar, onlar hâlâ evlerinin metrekaresiyle, yatak odalarının sayısıyla, tapularının kalınlığıyla övünmeye devam edecek.

Çünkü bazı insanlar, gökyüzünden çok tapusuna bakar. O yüzden yıldızlar onları hiçbir zaman sevmez.