24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Anlaşması, uluslararası alanda, Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi ve ekonomik bağımsızlığının temelini oluşturan, sınırlarını belirleyen bağımsızlık belgesidir. Sınırları içinde egemenliğini onaylayan bir tapu senedidir. Bazı eksiklikleri 20 Temmuz 1936 tarihli Montreux Boğazlar Sözleşmesi ve 29 Haziran 1939’da Hatay’ın Türkiye’ye katılmasıyla tamamlanmaya çalışılmıştır.
Lozan Anlaşması’nın 103. yılı dolayısıyla, ülkemizin tanınmış entelektüellerinden araştırmacı yazar Abdullah Kılıç, Avrasya Bir Vakfı’nda bir konferans verdi. Abdullah Kılıç, bu konuda yaptığı kapsamlı araştırmalardan derlediği çok ilginç notlar aktardığı konferansında, hem Lozan Anlaşması sürecini hem de Lozan’a giden yolu aydınlatan bilgiler verdi. İki saati aşan konuşması sırasında verdiği bilgilerin hepsini sayfamıza sığdırmak elbette mümkün değildir. O nedenle, bu önemli sunumdan özetlediğimiz notları özetle paylaşıyoruz..
Söz Abdulah Kılıç’ta..
“…Lozan’la ilgili araştırmalarım esnasında Mustafa Kemal Atatürk'ün bir sözünü sizlere arz etmek istiyorum:
‘Her işin esas hedefine kısa ve kestirme yoldan varmak arzu edilmekle beraber, yolun kabul edilebilir, mantıki ve özellikle ilmi olması şarttır.’
Değişik yönlerden tenkide tabi tutulabilecek bu ifadenin, onun hayatına hakim hususlardan biri olarak görüyorum. Hatta Meclis'te bir milletvekili, yapılacak bir muharebe ile ilgili ölümü önceleyen bir tavırla konuşurken, bulunduğu yerden: 'Hayır! Yaşayarak yapacağız, yaşayarak yapacağız! Savaş bir matematik işidir’ diyor. Bakın, bu da çok dikkat çekici. ‘savaş bir matematik işidir’. Evet, hesapsız gitmemek lazım.”
TARİHİMİZDE TEMMUZ ve AĞUSTOSLAR
“…Öncelikle şunu arz etmek istiyorum: Biz tarihimizi anlatırken Ağustos ayı dikkatimizi çekerdi, ama son zamanlarda benim dikkatimi Temmuz ayı çekmeye başladı.
15 Temmuz 2016. NATO dahil bütün mali, siyasi ve askeri gücüyle Türkiye işgal edilmeye çalışılıyordu. Fakat bu millet, tıpkı İstiklal Harbi'nde olduğu gibi, ama ona nispetle müthiş bir süratle bir araya geldi ve bu saldırıyı önledi ve bu hainleri yerle yeksan ettiler.
İkinci bir mevzu; 24 Temmuz 1974.. Kıbrıs Barış Harekâtı'nın 52. yılını idrak ediyoruz. (…) Lozan'ın da konularından biridir Adalar ve Kıbrıs.
Sonra bakınız; 24 Temmuz 2020; Ayasofya'nın yeniden ibadete açılması.. Bu bizim tarihimiz için de, insanlık tarihi için de, Hristiyanlar için de, Müslümanlar için de çok önemli bir hadisedir. Bunun 24 Temmuz'da yapılmış olması da, bana göre ezbere bir şey olamaz. Çünkü devlet gelişigüzel tarih tayin etmez, edemez de.
Yine 23 Temmuz, Erzurum Kongresi'nin 107. yılı bugün itibarıyla.. Ve çok önemli bir hadise daha; 23 Temmuz 1939.. Hatay'ın kurtuluşunun ve Türk milletiyle bütünleşmesinin, vatanıyla bütünleşmesinin 87. yılı.
Bugün, 103. yılını idrak ettiğimiz Lozan hadisesi... Burada emeği geçenleri, bu uğurda şehit olanları rahmetle, şükranla anıyorum. Ve tarihin nasıl bir bütünlük arz ettiğini şu kısa ifadeler içerisinde de görebileceğimizi ümit ediyorum.”
“EN BÜYÜK HATAMIZ…”
“Bizim en büyük hatamız, tarihi parselleyerek anlamaya ve anlatmaya çalışmaktadır. (…) Tarih, ait olduğu toplumlar için bir bütünlük içerisinde ele alınır ve değerlendirilir. Şimdi bizim içinde bulunduğumuz şartları anlamamız ve gelecekle ilgili düşüncelerimizde temkinli olmamız açısından bir iki notu aktarmak istiyorum.
Çanakkale Harekâtı'nın başmimarlarından biri olan İngiliz Donanma Başkanı Winston Churchill, 5 Haziran 1915'te Gelibolu'yu şu sözlerle tanımlıyordu: 'Şu bir karış killi bayır ve fundalık...' Öyle görüyordu Gelibolu'yu, küçümsüyordu. Churchill; tam 500 bin askerle 9 ay Mehmetçik karşısında 150 bin ‘Johnnie'sini toprağa gömerek, bir avuç çalılığın ve bir karış toprağın ne manaya geldiğini öğrendi.
Yine Çanakkale Boğazı'nda, Gelibolu Yarımadası'nda toplarımızın ve birliklerimizin şenliği başlayınca, İngiliz Kara Kuvvetleri Komutanı Hamilton. 'Türkler çaldığımız havaya ayak uydurarak oynamak zorunda kalacaklar. Bu, Türkler için İstanbul'u savunmak üzere geri çekilme havası olacak' diyordu.”
1453’ÜN İNTİKAMINI ALMAK İSTİYORLAR
“Son Haçlı Seferi'nden sonra Batılılar, yine Doğu'ya yönelmiş bulunuyor. Hristiyanlık alemi, Fatih Sultan Mehmet'in 29 Mayıs 1453'teki “uğursuz” tarihte Bizans İmparatorluğu'na indirmiş olduğu şiddetli darbenin intikamını almak üzere birlikte harekete geçmiştir. Bu öyle kanlı bir harp olacak ki, neticesi Ayasofya mabedini Hristiyanlık dünyasının eline düşürecek. Veyahut da, kanı kanlara boyanmış yeniçeri askerinin başında olduğu halde Sultan II. Mehmet'in 29 Mayıs 1453 tarihli “uğursuz” günde İstanbul'a muzafferane girişi gününden daha şanlı bir şekilde ebediyen yaşayacaktır.' Bu, Britanya İmparatorluğu nişanına sahip bir yazarın ifadesidir.”
“TÜRK İMPARATORLUĞU’NUN PAYLAŞILMASI HAKKINDA 100 PROJE”
Konuşmasına, “Bizim topraklarımız üzerinde yapılmış planlar var. Bu planların akamete uğramasındaki en büyük sebep, planı yapanların birbirleriyle olan rekabetleridir. Özellikle Fransızların İngilizlerle rekabeti; Fransızların İngilizlerin Ruslarla rekabeti... Bu, onların hareketlerini kısıtlı olarak engellemiştir” diyerek devam eden Abdullah Kılıç, iki yıl önce İş Bankası Kültür Yayınları’ndan aldığı Trandafir G. Djuvara’nın 700 sayfalık “Türk İmparatorluğu’nun Paylaşılması Hakkında 100 Proje ( 1281-1913)” adlı kitabından seçtiği ilginç, ilginç olduğu kadar bizlere uyarılar içeren kitabından örnekler verdi..
“…İngiliz General Hamilton, ‘Siyon Kampı'ndaki 'Siyonist Yahudi mülteciler alayının denetlediği bu birlik, yalnızca malzeme taşımakla görevli katırlardan sorumluydu. Komutanları korku romanları yazan biriydi ve dönemin sonunda Yahudilerden yararlanacağımıza inandım. Bununla birlikte bu birlikler sosyalist, siyonist alayları durumuna getirilmeye çalışıldı. Yahudilerden bizim çıkarımıza uygun şekilde yararlandık. Şöyle ki, onları kendi çıkarlarımız için kullandık. Yahudi gazetecilerden ve bankerlerden çabalarıyla övgü aldık ve kesemize para aktı’ diyor.
Napoleon Bonaparte, 1789'daki Mısır Seferi'nin ardından Doğu Akdeniz'i kontrol altına almak amacıyla 1799'da Filistin'e girdi. Ancak karada ve denizde Osmanlı-İngiliz ittifakı karşısında büyük bir bozguna uğradı ve bölgeden çekilmek zorunda kaldı. Bu başarısızlık tarihin akışını değiştirdi ve Yahudilerin kendi bayrağı altında toplanma amacı içeren stratejik adımlara mani oldu.
Napoleon şöyle bir söz söylüyor: 'Hayatımın en büyük mağlubiyetini 81 yaşındaki bir adamdan aldım.' Çünkü Cezzar Ahmet Paşa, ordu komutanı olarak Napoleon'un önüne çıkıyor ve Fransız lideri darmadağın ediyor. İngilizler de, Fransızların Orta Doğu'da bir hakimiyet tesis etmesini istemediği için, denizden Napoleon'u tam bir mağlubiyete uğratarak Napoleon'un o bölgeden kaçmasını temin ediyorlar.
Trandafir G. Djuvara’nın kitabında, Yahudi Birlikleri namıyla tanınan Jabotinsky şöyle diyor: 'Biz 2 Kasım 1917'de Balfour Deklarasyonu ile Filistin'de yurt edinme konusunda söz aldık. Yahudilerin tamamlanması 1948'dir biliyorsunuz. Ama bu Balfour Deklarasyonu 1917'de Fransızların, İngilizlerin, İtalyanların, hatta Rusların Yahudilere verdiği sözü ifade ediyor. Filistin'de yurt edinme konusunda söz aldık. Buna ulaşan yol Gelibolu'dan geçmiştir.'
Siyonizm’in çok eski bir tarihi vardır, ama Ortadoğu'daki planlar maalesef, 1917’de Osmanlı Devleti’nin güç kaybetmesi yüzünden meydana gelmiştir.
(…) Acı bir not: 1918'de Osmanlı yenilgiyi kabul ettiğinde, teslim anlaşması sancak gemisi olan Agamemnon'da imzalanır. Tarihte, hani biraz önce arz ettiğim gibi, mekanlar ve zamanlar gelişigüzel tayin edilmez, mutlaka sembol ifadeleri vardır.”
“SAVAŞIN KADERİ ÜZERİNDE MANEVİFAKTÖRLERİN ROLÜ”
“Çanakkale Savaşı'nın en önemli sürprizlerinden birini oluşturan Mustafa Kemal de, savaşın kaderi üzerinde manevi faktörlerin rolünü ve önemini vurgulamaktadır. Diyor ki: 'Bütün silah arkadaşlarımı, şehitlerimizin mübarek ruhlarına bir kere daha Fatiha okumaya davet ediyorum. Yüce Allah'ın koruyuculuğuyla düşmanı bütünüyle denize atarak mübarek vatanımızı onun pis ayaklarından temizlemekten, Muhammed'in ruhunu sevindirmekten ibaret kalacak savaşın ikinci evresinde, bir hazırlık olmak üzere, Kuzey Grubu'nun –yani Kuzey Grubu 3. Kolordu'yu kastediyor– karargahını yeniden düzenledim.'
Düşman tarafında, Mustafa Kemal ile aynı duyarlılığı paylaşan bir isim daha var: Başkomutan General Charles Hamilton.. General Hamilton, savaşla ilgili bütün hatıraları boyunca, çok enteresan bir şekilde, sürekli olarak Allah'ın Türklere olan yardımından söz ediyor. İngiliz Parlamentosu'nda uğradığı tenkitlere karşılık şöyle diyor:
‘Başka millet askerlerinin, ‘artık muharebeyi kaybettik, yenildik’ diye silahını bırakıp savaştan vazgeçtiği hallerde, Türk askeri için muharebe yeniden başlar.' 'Siz bizim savaştığımız insanları bilmiyorsunuz. Bunlar ölmüyorlar, hatta dağlar asker doğuruyor.’
Burada şöyle bir konu var: Atatürk pozitivist bir insandır, dine fazla atıflarda bulunmaz. Ama ne zaman bu? Artık Cumhuriyet'i ilan ettikten sonra, Lozan hadisesinden sonra. Neden? Yapısı böyledir, düşüncesi, yetişmesi böyledir, ama bu sadece Atatürk'e mahsus bir hal değildir. Batı, kendisi pozitivist ideolojisinden, yanlışlarından sıyrılırken biz başkasının ideolojisiyle bezenmiş, onu yegane gerçek kabul etmişiz ve bizim çok büyük bir ölçüde fikir hayatımızı etkilemiştir.”
ÇANAKKALE SAVAŞI İSTİKLAL HARBİ’MİZİN ÖNSÖZÜDÜR”
“…Çanakkale Zaferi, İstiklal Harbi’mizin önsözüdür. Bu bizim tarihçilerimizin de söylediği, paylaştığı bir konudur. Şimdi bugün yaşadıklarımızı ve o süreçte yaşananların hazırlanmasında çok büyük rolü olmuş... Ben haritasından söz edeceğim.
Türkiye Bell Haritası'nın merkezinde olan bir ülkedir. Ve 1889'lardan başlayarak yapılmış arkeolojik geziler namı altında Ortadoğu'da, Osmanlı Devleti'nin en kritik alanlarında aşiretlerle konuşmayı, onları yönlendirmeyi müthiş derecede başarmış bir kadın arkeolog vardır; Gertrude Bell (1868-1926)..
O zamandan beri yaşanan istikrarsızlık, 100 yılı aşkın süredir belli bir coğrafyada yoğunlaşmakta ve belirli devletleri sürekli baskı altında tutmaktadır. Bu devletlerin başında ise Türkiye gelmektedir. Bunun nedeni yalnızca coğrafi konumu değil; Türkiye'nin tarihsel mirası, devlet geleneği ve bölgesel potansiyelidir. Osmanlı Devleti'nin tasfiyesi sırasında çizilen Ortadoğu haritası, Türkiye'yi bilinçli bir şekilde merkezden dışlayan, ama çevreden kuşatan bir mantıkla şekillendirilmişti. Bu mantığın sahada ilk uygulayıcılarından biri, İngiliz stratejistinin temelini atan Gertrude Bell (1868-1926) olmuştur. “
“(…) Gertrude Bell'in temsil ettiği model, Ortadoğu'da güçlü, merkezi devletler yerine kırılgan, dış müdahaleye açık ve iç gerilimlerle meşgul yapılar oluşturmayı hedeflemiştir. Bu modelin Türkiye açısından en kritik sonucu Musul-Kerkük hattının koparılması ve güney sınırlarının yapay bir çizgiye dönüştürülmesidir. Bugün Musul ve Kerkük ne kadar önemliyse bizim için ve ne kadar üzerinde duruluyorsa, o gün de özellikle İngilizler için ve Fransızlar için o derece önemliydi.
Gertrude Bell'in ajan faaliyetlerini başlattığı 1899’dan 1926’ya uzanan süreçte Türkiye, güneyindeki Arap dünyasından ayrılmış, doğusundan ve batısından fay hatlarıyla çevrilmiş, güneydoğusunda ise etnik tabanlı bir kırılganlık alanıyla karşı karşıya bırakılmıştır. Dolayısıyla Türkiye için Ortadoğu meselesi, dış politika başlığı olmaktan çok, jeopolitik bir varlık sorunudur. Şimdi bunları tarihi gerekçeleri ve gerçekleriyle öğrenemiyor insanlar ve ‘Bizim orada ne işimiz var?’ diyebiliyorlar. Ve bunlar ülkeyi yönetmeye talip olabiliyorlar.
Oysaki bizim hayatımız, can damarlarımız; bizim eserlerimizi, bizim ruhumuzu taşıyan, bizim devlet anlayışımızı taşıyan o topraklarda var. Ve onlar var olduğu için, biz bugün buradayız.”
GÜNCEL TEHDİT: DEVLETLERİN DEĞİL, ALANLARIN YÖNETİLMESİ
“Gertrude Bell'in teorisi bu; devletlerin değil, alanların yönetilmesi. 21. yüzyılda Bell Modeli biçim değiştirmiştir. Bugün hedef, sınırları yeniden çizmekten ziyade, devletleri işlevsiz hale getirmektir. Irak ve Suriye örneklerinde görüldüğü üzere, merkezi yönetimler zayıflatılmakta, devlet dışı aktörler, özerk bölgeler ve fiili alanlar ön plana çıkarılmaktadır. Bu durum Türkiye açısından üç temel risk üretmektedir:
1) Güney sınırlarında kalıcı bir otorite boşluğu.
2) Etnik ve mezhepsel kimliklerin sınır aşan bir siyaset aracı haline getirilmesi.
3) Türkiye'nin çevresinde kontrollü kaos kuşağı oluşturulması.
Bu tablo, Türkiye'yi edilgen kalmaya zorlayan değil; aktif ve merkezi rol üstlenmeye mecbur bırakan bir jeopolitik gerçekliktir. Mecburiyetlerimiz var. Eğer durursak düşeriz. Türkiye'nin en büyük avantajları, Bell Modeli'nin aksine devlet sürekliliğini koruyabilmiş nadir ülkelerden biri olmasıdır.”
KİME BORÇLUYUZ?
“Bunu kime borçlusunuz arkadaşlar? İyi düşünün. Devlet, sürekliliğini koruyabilmiş nadir ülkelerden biri. Güçlü bürokrasi, gelenek, kurumsal hafıza ve askeri kapasite Türkiye'yi bölgesel bir denge unsuru olmaktan çıkarıp merkez ülke konumuna taşımaktadır. Ancak, merkez ülke olmak yalnızca askeri güçle değil, şu üç unsurun birlikte işlemesiyle mümkündür: sahada ağırlık, masada ağırlık, bölgesel meşruiyet..”
Bunları zihninizde ayırıp, net bir şekilde oluşturup açıklayabilirsiniz. Bütün bu faaliyetlerin yanında Türkiye'nin mecbur olduğu bir durumu ifade ediyoruz. O da bir bölgesel dil oluşturmak. Yani "Şuyuz, buyuz" diyoruz, ama ne kadar oyuz, onun bilmiyorum, maalesef acısını çekiyoruz.
“…En büyük bir birlikteliği ifade etmesi gereken dinimize rağmen ve hepimizin anlayacağı bir Kur'an'ın inmiş olmasına rağmen, biz bölgedeki insanlarla birbirimizi anlayamıyoruz. Dolayısıyla bölgesel bir dil ihtiyacı vardır. Türkiye'nin Ortadoğu'ya hitap ederken ne Osmanlı nostaljisiyle ne de Batı merkezli vesayet diline yaslanması mümkündür. Gerekli olan, merkez ülke dilidir: Sakin, kapsayıcı ama kararlı.
Bu dil, bölge halkları için güven üretmeli, devlet aktörleri için öngörülebilirlik sağlamalı, küresel aktörler için ise ciddiyet ifade etmelidir. Türkiye'nin başarısı, askeri hamlelerinden çok, bu dili ne kadar tutarlı kurabildiğiyle ölçülecektir.”
SONUÇ: TÜRKİYE HARİTANIN NESNESİ Mİ, ÖZNESİ Mİ?
“Türkiye haritanın nesnesi mi, öznesi mi?
Orta Doğu'daki krizler, 100 yıl önce çizilmiş bir haritanın donmuş hali değil; o haritanın sürekli güncellenen bir tasarımı olarak, tasarımı olarak yaşanmaktadır. Gertrude Bell bu tasarımın sembol ismidir. Türkiye ise bu tasarımın ya sınırlandırdığı ya da bozabildiği tek aktördür. Yani, Ortadoğu’da Gertrude Bell tasarımını felce uğratan tek ülke Türkiye'dir.
Türkiye, başkalarının çizdiği haritalarda yaşamayı mı kabul edecek, yoksa kendi merkezini kuran bir jeopolitik aktör mü olacaktır? Bu sorunun yanıtı, yalnızca dış politikanın değil, Türkiye'nin tarihsel yönünü de belirleyecektir.”
GELECEĞE GÜVENLE HAZIRLANABİLMEK, GEÇMİŞİ İYİ BİLMELLE MÜMKÜNDÜR
“Bu konuları değerlendirirken, araştırırken, öğrenmeye çalışırken şu hususun da dikkate alınmasının faydalı olacağı kanaatindeyim; geleceğe güvenle hazırlanmak, geçmişi iyi bilmekle mümkün olmaktadır.
Churchill'in meşhur bir sözü var malumunuz. "Ne kadar ileriyi görmek istiyorsanız, o kadar geriye bakınız."