☰
✕

Güvenli liman diye bir yer kaldı mı?

Riyad'daki saldırılar, dünyanın güvenlik anlayışını yeniden sorgulatıyor

Bir ülkenin gücünü ölçmek için artık yalnızca ordusuna, savunma bütçesine ya da sahip olduğu silahlara bakmak yeterli mi? Yoksa asıl ölçü, bütün bu güce rağmen vatandaşlarını ve hayatın olağan akışını ne ölçüde koruyabildiği mi?

Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad'daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı'na yönelik saldırılar, dünyanın önüne tam da bu soruyu koydu.

Yemen'deki İran destekli Husilerin üstlendiği saldırılarda ilk gün 13 kişinin hayatını kaybettiği, 300'den fazla kişinin yaralandığı bildirildi. Ertesi gün havalimanına yönelik yeni bir saldırıda da bir kişi yaşamını yitirdi, 11 kişi yaralandı. Bir ulaşım merkezinde yaşanan bu gelişmeler, bölgesel çatışmaların sivil hayat üzerindeki ağır sonuçlarını bir kez daha ortaya çıkardı.

Ancak meselenin boyutu, açıklanan can kayıplarıyla sınırlı değil.

Havalimanları, modern dünyanın yalnızca yolcu taşıyan terminalleri değildir. Ülkelerin dünyaya açılan kapılarıdır. Ticaretin, diplomasinin, turizmin ve uluslararası ulaşımın kesiştiği noktalardır. Bu merkezlerin hedef alınması, bir ülkenin güvenlik anlayışını olduğu kadar küresel bağlantıların ne kadar kırılgan olduğunu da tartışmaya açar.

Çünkü bugün bir havalimanına düşen saldırının etkisi, yarın binlerce kilometre uzaktaki bir ülkenin ekonomisinde, ulaşımında veya güvenlik hesaplarında hissedilebilir.

GÜÇLÜ OLMAK, GÜVENDE OLMAK MIDIR?

Dünya yıllardır savunma teknolojilerine, hava savunma sistemlerine ve askerî kapasitesini artırmaya büyük kaynaklar ayırıyor. Buna rağmen kritik altyapılara yönelik tehditler ortadan kalkmıyor.

Bu durum, güvenliğin yalnızca silahların gücüyle açıklanamayacağını gösteriyor.

Bir ülke ne kadar gelişmiş savunma sistemlerine sahip olursa olsun, tehditlerin niteliği değiştikçe korunma yöntemlerini de yenilemek zorunda. Üstelik mesele yalnızca bir saldırıyı önlemek değil; saldırı gerçekleştiğinde can kaybını azaltmak, kritik hizmetlerin devamlılığını sağlamak ve toplumun gündelik hayatını korumak.

Havalimanları, enerji tesisleri, limanlar ve iletişim ağları bu nedenle stratejik önem taşıyor. Bunlardan herhangi birinin işleyişinin bozulması, olayın yaşandığı noktanın çok ötesinde sonuçlar doğurabiliyor.

Riyad'da yaşananlar, güvenlik politikalarının yalnızca askerî başarılar üzerinden değerlendirilmesinin eksik kalacağını hatırlatıyor.

Bir ülkenin gücü, tehditleri bertaraf etme kapasitesi kadar, vatandaşlarının hayatını ne ölçüde güvence altında tutabildiğiyle de ölçülmeli.

BİR SALDIRI, BİR BÖLGENİN KADERİNİ DEĞİŞTİREBİLİR Mİ?

Orta Doğu'nun en önemli sorunlarından biri, bölgesel çatışmaların birbirinden bağımsız gelişmemesi.

Yemen'deki Husiler ile Suudi Arabistan arasındaki gerilim, yalnızca iki tarafın askerî hesaplarından ibaret değil. Kızıldeniz'in güvenliği, uluslararası deniz taşımacılığı, enerji yolları ve bölgedeki güç dengeleri de bu tablonun parçaları.

Bir saldırının ardından gelen açıklamalar, misilleme ihtimalleri ve yeni güvenlik önlemleri, gerilimin hangi yönde ilerleyeceğini belirleyebilir.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrıntı var: Her saldırı kaçınılmaz olarak daha büyük bir savaşın habercisi değildir. Fakat tarafların birbirlerinin adımlarını yeni bir saldırının gerekçesi olarak görmeye başlaması, diplomatik çözüm alanını daraltabilir.

Asıl tehlike de bu noktada ortaya çıkar.

Bir tarafın güvenlik amacıyla attığı adım, karşı taraf tarafından tehdit olarak algılanabilir. Ardından yeni bir hamle gelir. Böylece başlangıçta sınırlı görünen bir çatışma, kontrol edilmesi daha güç bir sürece dönüşebilir.

Bu döngüyü kırmanın yolu yalnızca askerî caydırıcılıktan geçmiyor. Diplomatik kanalların açık tutulması, sivillerin korunması ve uluslararası hukukun gerektirdiği sorumlulukların yerine getirilmesi de belirleyici önem taşıyor.

Riyad'daki saldırıların ardından sorulması gereken soru, kimin daha güçlü olduğu kadar, bölgenin yeni bir tırmanıştan nasıl korunabileceğidir.

TÜRKİYE BU TABLONUN NERESİNDE?

Türkiye, coğrafyası ve ekonomik bağlantıları nedeniyle Orta Doğu'daki gelişmeleri uzaktan izleyebilecek bir ülke değil.

Enerji arzı, uluslararası ticaret, hava ulaşımı ve bölgesel istikrar, Türkiye'nin ekonomik ve güvenlik hesaplarıyla doğrudan bağlantılı.

Türkiye'nin Suudi Arabistan'a yönelik saldırıları kınayan ülkeler arasında yer alması da gelişmenin diplomatik boyutunu ortaya koyuyor.

Ancak Türkiye açısından riskleri değerlendirirken ölçülü olmak gerekiyor. Riyad'da yaşanan saldırıların doğrudan Türkiye'yi hedef aldığına ilişkin bir kanıt bulunmadan böyle bir iddiada bulunmak doğru olmaz. Buna karşılık, Orta Doğu'da genişleyen istikrarsızlığın enerji piyasaları, ticaret yolları ve bölgesel güvenlik üzerinde yaratabileceği etkileri göz ardı etmek de mümkün değil.

Türkiye'nin önündeki mesele, gelişmeleri doğru okumak ve olası sonuçlara karşı hazırlıklı olmak.

Bunun yolu, yalnızca kriz anlarında açıklama yapmaktan değil, değişen tehdit ortamını sürekli değerlendirmekten geçiyor.

Kritik altyapıların korunması, sivil savunma kapasitesinin güçlendirilmesi, uluslararası iş birliğinin geliştirilmesi ve diplomatik temasların sürdürülmesi bu çerçevede önem kazanıyor.

Çünkü güvenlik, yalnızca bir ülkenin sınırlarında başlayıp biten bir mesele olmaktan çıktı. Birbirine bağlı dünyada, bir yerde ortaya çıkan kriz başka bir yerde ekonomik, siyasi veya insani sonuçlar doğurabiliyor.

DÜNYA NORMAL HAYATA DEVAM EDEBİLECEK Mİ?

Saldırıların ardından ortaya çıkan görüntüler kadar, ülkelerin günlük hayatı sürdürme çabası da dikkat çekici.

Uluslararası krizlerde hükümetler bir yandan güvenlik önlemlerini artırırken diğer yandan ekonominin, ulaşımın ve toplumsal hayatın devam etmesini sağlamaya çalışıyor. Çünkü belirsizlik uzadıkça yalnızca devlet kurumları değil, sıradan insanlar da bunun bedelini ödüyor.

Uçağını bekleyen bir yolcu, ailesine ulaşmaya çalışan bir insan, iş seyahatine çıkması gereken bir çalışan ya da geçimini uluslararası ticaretten sağlayan bir işletme sahibi için güvenlik, soyut bir kavram değil.

Güvenlik, hayatın yarıda kalmaması demek.

Bu nedenle kritik altyapılara yönelik saldırılar değerlendirilirken yalnızca askerî sonuçlara odaklanmak yeterli değil. Sivil kayıplar, ulaşımın aksaması, ekonomik belirsizlik ve insanların geleceğe ilişkin güven duygusunun zedelenmesi de tablonun ayrılmaz parçaları.

Devletlerin başarısı, krizleri yönetme becerileri kadar, insanların gündelik hayatlarını mümkün olduğunca koruyabilmeleriyle de ölçülmeli.

GÜVENLİ LİMANLAR GERÇEKTEN VAR MI?

Riyad'daki saldırılar, dünyanın önündeki eski bir soruyu yeni bir biçimde gündeme getiriyor: Güvenlik, yalnızca güçlü olmakla sağlanabilir mi?

Bugün bu soruya verilecek yanıt, yarının dünyasını da ilgilendiriyor.

Çünkü ülkeler arasındaki ekonomik bağlar güçlendikçe, ulaşım ağları genişledikçe ve teknoloji hayatın her alanına yayıldıkça güvenlik tehditleri de yeni biçimler kazanıyor. Bir ülkenin kritik altyapısını koruyamaması, yalnızca kendi vatandaşları için değil, onunla bağlantılı bütün sistemler açısından risk oluşturabiliyor.

Böyle bir dünyada hiçbir ülkenin bütün tehlikelerden tamamen uzak olduğunu söylemek kolay değil. Ancak bu, çaresiz kalmak anlamına da gelmiyor.

Uluslararası iş birliği, etkili diplomasi, güçlü sivil koruma mekanizmaları ve kritik altyapılara yönelik hazırlıklar, riskleri azaltmanın temel araçları arasında.

Riyad'daki saldırıların ardından yapılması gereken, korkuyu büyütmek ya da henüz gerçekleşmemiş ihtimalleri kesin birer gerçek gibi sunmak değil. Olayın sonuçlarını doğru değerlendirmek, sivillerin korunmasını öncelemek ve çatışmanın daha geniş bir bölgeye yayılmasını önleyecek yolları aramak.

Bir ülkenin güvenliği, yalnızca sınırlarının ne kadar güçlü korunduğuyla açıklanamaz. O ülkenin insanlarının ne kadar güvende olduğu, krizler karşısında kurumlarının ne kadar hazırlıklı davrandığı ve barış için ne kadar çaba gösterdiği de aynı derecede önemlidir.

Belki de dünyanın bugün yeniden düşünmesi gereken gerçek tam olarak budur.

Güçlü ordular, gelişmiş silahlar ve yüksek savunma bütçeleri ülkeleri korumak için gereklidir. Fakat kalıcı güvenlik, yalnızca silahların gücüyle değil, savaşın önlenmesi ve insan hayatının korunmasıyla mümkündür.

Ve Riyad'daki saldırıların ardından sorulması gereken asıl soru şudur:

Bir dünyada herkes kendini korumak için daha fazla silaha yönelirken, insanlara gerçekten güven içinde yaşayabilecekleri bir gelecek sunmayı kim başaracak?