Geçen gün bir vesileyle, kıymetli dostum, gördüğüm en iyi matematikçilerden biri olan Gökmen Yüzügüllü hocamla sohbet ediyorduk. Her zamanki gibi, lafı dolandırmadan, matematik netliğiyle bir cümle bıraktı masaya:
“Hayat, biriktirdiklerimiz ve tükettiklerimizden ibarettir.”
Cümle öyle sade, öyle iddiasızdı ki insanı çarpması biraz zaman aldı. Hani bazı sözler vardır; ilk anda geçip gider, sonra içinizde yankılanmaya başlar. Bu da onlardan biri oldu. Dayanamadım, “Hocam bu söz birine ait mi?” diye sordum. Çünkü böyle cümleler ya bir kadim bilgenin mirasıdır ya da çok yaşamış bir insanın kısa özeti.
Gerçekten de hayat, belli bir süre etrafımızda biriktirdiğimiz insanlarla doluyor. Kimi kan yoluyla bize ekleniyor; aile diyoruz, kader diyoruz. Kimini biz seçiyoruz; dost, arkadaş, yol arkadaşı diye yanımıza alıyoruz. Kimini ise zaman ekliyor; mecburiyetle, iş gereği, aynı koridorlardan geçmek zorunda kaldıklarımızla.
Ama hayat devam ettikçe şunu acı bir netlikle görüyoruz:
Biriktirdiklerimiz, birer birer tüketilmeye başlıyor.
Çok vefalı sandığınızın nankörlüğüne şahit oluyorsunuz.
“İyi insandır” diye kefil olduklarınızın, menfaat köşesinde nasıl şekil değiştirdiğini görüyorsunuz.
Dün omuz omuza yürüdüğünüz insanlar, bugün sizi sadece bir “işlev” olarak hatırlıyor.
Hele bir de sizi gelecek aparatı olarak gördüklerinde… İşte orada hikâye tamamen değişiyor.
İnsan, bazen tükettiğini sanıyor ama asıl tüketilen kendisi oluyor.
Zamanını, emeğini, iyi niyetini, sabrını…
Bir bakıyorsunuz, yıllarca biriktirdiğiniz şeylerin geriye sadece yorgunluğu kalmış.
Belki de mesele şurada düğümleniyor:
Hayat bize, neyi biriktireceğimizi sormuyor.
Ama neyi tüketeceğimizi, kime harcanacağımızı mutlaka soruyor.
İşte bu yüzden, yaş aldıkça insanın muhasebesi sertleşiyor.
Çember daralıyor.
Kalabalık azalıyor.
Ve geriye kalanlar, gerçekten kalanlar oluyor.
Belki de hayat dediğimiz şey, sonunda şu basit ama ağır soruya indirgeniyor:
Biz kimi biriktirdik, kim bizi tüketti?
Ve daha önemlisi…
Biz kendimizi, kime ve neye tükettik?