Heyecanın huzuru…

İnsanlar, iç dünyalarındaki iyi ya da kötü durumları her zaman dışa vuracak bir belirti gösterirler. Bildiğiniz gibi bu belirtileri ve insan davranışlarını temel alan bilim dalına psikoloji diyoruz. Psikolojide her duygu durumunun kendine has işaretleri vardır. Sanılanın aksine, en tehlikeli psikolojik işaret ‘panik’ değildir; hatta panik bu sıralamanın altında kalır. Öfke, keder ya da hüzün de en tehlikelisi değildir. Gerçek tehlike, kimsenin şüphelenmeyeceği ve aslında hiç de doğal olmayan o sessiz ruh halinde saklıdır: Sakinlik!

Dışarıdan tamamen sakin göründüğünüz o an; aslında hislerinizin kaybolmaya yüz tuttuğu an olabilir. Hissetmeniz gerekenleri hissetmekten vazgeçip derin bir sessizliğe büründüğünüzde, en karanlık yanınız yüzeye çıkmak için gereken altyapıyı hazırlamaya başlıyor olabilir.

Sahne alması gereken bir öğrencinin, o heyecandan, hissiyattan kaçarak sahneye çıkmamayı tercih etmesi; bıçakla derin bir yara almış birinin, yarasına bakıp hiçbir şey hissetmeden, tepkisizce kenarda beklemesine benzer. O an kişi, "İşte ben böyleyim; öyle güçlüyüm ki acı bile hissetmiyorum" diye düşünebilir. Ama işin aslı hiç de öyle değildir. Bu durum, tüm heyecanlardan kaçan bir beynin son savunma hattıdır. İlk etapta beyin, ruhu bedende tutabilmek için kendini uyuşturmak zorunda kalmıştır. Elbette o andan itibaren beden artık tam anlamıyla "insan" değildir; acıyı hissetmeyen, halden anlamayan bir makineye dönüşmektedir. Yine konuşur, hatta bazen güler bile; ama özünde içindeki en kıymetli parçaları; yani öfkeyi, sevinci, kederi ve heyecanı karanlığa teslim etmiştir.

Bu sahte sakinliği; çökmüş hayatlarda, kopmuş düşüncelerde ve kaybolmuş yaşamlarda net bir şekilde görebilirsiniz. Heyecandan bu kaçış, köşede kalış ve kayboluş, en kıymetli duyularımızı adım adım imha eder. Hisler yok olunca, vicdan da derhal orayı terk eder, peşlerinden gider. İşte o zaman ortalık tamamen zihne kalıverir. Vicdan susunca akıl hegemonyası başlar, tek başına yönetime el koyar, kontrolü ele alır. Diğer taraftan rekabet bittiği için zihnin kendini tekâmül ettirme, olgunlaştırma zorunluluğu da ortadan kalkmıştır. Tekâmül etmeyen bir zihnin egemen olduğu bedende, hislerin bahsi bile konu olamaz. Zihin bu kurnazdır elbet; bedene gizli talimat gönderip, "Tamam, sorun yok, ben hâlâ yanındayım. Ben sana yeterim" der. Tam da bu yüzden kadim öğretilerde ve dinlerde, dengeli akletmek insanla, saf zekâ ise şeytanla bağdaştırılır.

Zamanla zihin, en soğuk ve en acımasız çözümleri bile sıcak bir mantık çerçevesinde önünüze sunmaya başlar. Aslında mantık dışı olan şeyleri, farklı illüzyonlarla ambalajlar. Bazen bu mesajı zihnin tasarladığı bir rüya yoluyla verir; size tanıyamayacağınız silüetler gösterir. Sonra da o kafa karışıklığından yapay bir mana çıkarmanıza rehberlik eder. Rüyada gözleri boş bakan kişileri, bozuk siluetleri adeta bu zombileri sanki tanıyormuşsunuz gibi hissettirir.

Konunun zihnimizde daha akılda kalıcı bir etki bırakması için, biraz daha geriye gidip bu hissizleşmenin insanlık tarihindeki en uç ve en karanlık örneklerinden birine kısaca göz atalım.

Yaptığı resimlere bir türlü hislerini yansıtamamış ya da hislerini yansıtmaktan korkup kaçınmış; haliyle çok istediği Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’ne kabul edilmemiş bir Adolf Hitler düşünün... Yıllar sonra, bastırdığı tüm insani hislerinden tamamen yoksun bir halde politikaya atıldığında, o buz gibi zihnin dünyaya neler yaşattığını hatırlayalım.

Tabi ki akla ilk olarak, herkesin hafızasına kazınan o korkunç tablo gelecektir: Engellilerin, Romanların ve Yahudilerin gaz odalarında, adeta endüstriyel ve sistematik bir düzen içinde yok edilmesi... Savaş esirlerinin toplama kamplarında aç ve susuz bırakılarak ölüme terk edilmesi... Nihayetinde İkinci Dünya Savaşı'nın fitilini ateşleyerek, yaklaşık 85 milyon sivil ve askerin hayatını kaybettiği bir yıkım dönemine girilmesi ve sadece o kamplarda 11 milyon insanın vahşice katledilmesi.

Aslında savaşa kadar gelmeden önce bu gidişatın kanlı biteceğini görmek için kâhin olmaya gerek yoktu; zira vicdanı susmuş, sadece kurnaz akla teslim olmuş adımlar çoktan atılmaya başlanmıştı. İlk olarak halkın ekonomisi ve demokrasi ciddi yaralar aldı. Yasalar defalarca değiştirildi; öyle ki Hitler, zamanla kendini tüm yasalardan muaf görmeye başladı. O, adeta yeryüzünde erişilemez, sorgulanamaz bir güç odağı, sahte bir ilah haline gelmişti.

Daha iktidarının ilk yıllarında, kendine rakip gördüğü kendi parti arkadaşlarını bile tasfiye etti. Sermayeyi kendi çevresinde toplamak adına işçilerin örgütlü mücadelesini baltaladı; sendikaları yasaklayarak yerine Nazi kontrolünde bir "İşçi Cephesi" kurdu. Muhalif partileri bir bir kapattı, siyasi partiler yasasını tamamen değiştirdi. Toplum üzerinde koyu bir korku iklimi yaratarak muhalif vekilleri cezalandırdı. Çıkardığı kanun hükmünde kararnamelerle meclisi tamamen bypass etti. Meclis onayını almadan, dilediği gibi kanun çıkarma yetkisini eline geçirmişti. Ancak halkın gözünde "Hâlâ demokrasi var" imajı çizebilmek için, arada sırada önemsiz, küçük kanunları meclisten geçirmeyi de ihmal etmiyordu. Gücü tamamen tekeline alabilmek için büyük bir bahaneye ihtiyacı vardı; nitekim meclis binasının (Reichstag) kundaklanmasını, provokasyon olarak bizzat organize ettirdi. Bu kalkışma, yangın, ona aradığı tüm bahaneleri altın tepside sundu. Siyasi gücü tamamen tekeline alarak rakiplerinin tasfiyesini fütursuzca hızlandırdı.

Tarih sayfalarının en karanlık "gizli polis örgütlenmeleri" olarak anacağı, güya yasal birer dernek maskesi arkasına saklanan yapıları kurdurdu. Doğrudan Nazi rejimine ve onun sinsi aklına tehdit oluşturan herkesi tespit eden Gestapo; insanları hapis, sürgün ve infaz gibi yollarla acımasızca ortadan kaldırıyordu. Bir de SS’ler vardı; Hitler’in adeta göz bebeği olan özel koruma ordusu... Neredeyse adımını attığı her yere, halkın vergilerini çılgınca tüketen bu devasa ve maliyetli orduyla hareket ediyordu. Bu yapılar, sözde mahkemeler eliyle fakat tamamen hukuk dışı yöntemlerle tutuklamalar yapıyordu. Onu eleştirenlerin, onunla aynı selamı vermeyenlerin ya da dayatılan siyasi sembollere biat etmeyenlerin vay halineydi! Muhalif olan herkesin üzerine anında uydurma bir suç yüklenir ve o kişi ortadan kaybolurdu.

Böyle bir korku ikliminde komedyenler, tiyatrocular, gazeteciler, siyasetçiler, profesörler, avukatlar; yani toplumun düşünen, sorgulayan ve hisseden, geleceğe yön veren damarları, o buz gibi akıl tarafından bir şekilde susturuluyor ve gündemden siliniyordu. Aynı suçları bariz bir şekilde işleyen eğer bir "Nazi" ise, elbette göstermelik bir ifadenin ardından derhal salıveriliyor ve suçları görmezden geliniyordu.

Ekonomide ise adeta kitlesel bir sefalete çağ atlatılmıştı. Kağıt üzerinde muhteşem bir büyüme ve sıçrayış illüzyonu yaratılmış; yine kağıt üzerinde işsizlik neredeyse sıfırlanmıştı. Dönemin istatistik kurumu, halkı yanıltan sahte veriler sunuyor, toplumun neredeyse tamamını istihdamda gösteriyordu. İşsizlik rakamlarını gizlemek adına otoban, köprü ve devasa kamu binalarının yapımına hız verilmişti. Ancak bu devasa projeler, aynı zamanda halkın vergilerinin doğrudan Nazi partisine ve yandaş sermayeye akıtıldığı muazzam birer gelir kapısıydı.

Gerçekte ise işsizlik, açıklanan rakamların fersah fersah ötesindeydi. Çalışabilenler ise asla geçinemeyecekleri sefalet ücretlerine mahkûm edilmişti. İnsanlar çok uzun saatler çalışıyor, fakat karşılığında alım gücü tamamen yok olmuş komik maaşlar alıyorlardı. Sermaye, tabandan süratle çekilerek küçük bir azınlığın elinde toplanıyor; batık krediler her yıl katlanan bir çığa dönüşüyordu. Günün sonunda, gayrisafi yurt içi hasılanın neredeyse yarısı, nüfusun sadece yüzde 1'lik o ayrıcalıklı azınlığının eline geçmişti.

Nazi rejimine ve sinsi aklına biat etmeyen şirketlere ve yerli sermayeye kitlesel olarak el konuldu. O an için doğrudan el konulmayan muhalif sermayeye ise altından kalkamayacakları çok ağır mali cezalar kesildi; sistemli bir "mülksüzleştirme" politikası devreye sokuldu. Adalet tek bir kişi için işliyordu. Öyle ki halk, neredeyse aldığı nefesten bile vergi verir hale gelmişti. En korkunç olanı ise, tüm bu talan mekanizması işletilirken yasal kılıfların uydurulmasına, her şeye bir "hukuki kılıf" bulunmasına özen gösterilmesiydi. Elbette o kara leke, yani mülk gaspının sokaklara taştığı meşhur "Kristal Gece" hariç... Orada hiçbir kılıfa ihtiyaç duyulmamış, doğrudan barbarca bir gasp uygulanmıştı. Sadece muhalif sermaye değil; muhalif partilerin mevcut hisseleri, binaları, arazileri ve tüm taşınmazları da hileli yollarla gasp edildi.

İşte bunlar, aslında en başında ruhun verdiği acil durum uyarılarının göz ardı edilmesinin ardından gelmişti. Sağlıklı bir beyin acıyı hissedebilir ve o acıyla kalmayı becerebilir. Tehlikeli bir beyin ise duygusal çöküşü çoktan yaşamış, hiçbir şey hissetmeyen beyindir. Üstelik zihin, bu derin uyuşukluğu "İşte gerçek huzur!" diyerek pazarlar ve insanı kolayca avutabilir.

Bu yüzden, içindeki bu tehlikeli uyuşukluğu fark eden biri, vakit kaybetmeden sakinlikle mücadeleye başlamalıdır. İşler geri dönülmez noktalara varmadan; bedene çöreklenip onu hissizleştirmiş, vicdanı çökertmiş ya da çökertecek olan o düğümün derhal çözülmesi gerekir.

Böyle bir sakinliğin eşiğinde olduğunuzu hissettiğiniz an, kendinize şu soruyu sormalısınız: "Acaba yapmam gereken, ama heyecanıma yenik düşüp kaçtığım o canım duygu neydi?"

Bu tespit hayati önem taşır. Çünkü hissetmekten kaçtığınız o duygu tıpkı su gibidir; asla yok edilemez. Sadece bir kenarda, sessizce birikip bekler. Heyecandan kaçma ve sahte sakinliğe sığınma eylemleri üst üste binmeye başladığında, o su yatağından taşar ve hızla geri döner. Üstelik bu sefer, o eski sevimli hâlinden eser kalmamış, evrim geçirmiştir. Artık kızgındır; bastırılmış olmanın öfkesiyle yıkıcı bir duyguya dönüşmüş ve bedenden içeri hışımla dalmıştır. Arkasında ise sadece telafisi imkânsız acılar ve suç bırakır.

Zamanında önlemini alamadığınız, yaşam sınavını veremediğiniz için hissizleşen bedeninizin artık tek hâkimi olan zihin; bu acı tabloya da "Kader" der, topu Yaratıcıya atıp konuyu geçiştirir. Elbette sadece vicdandan yoksun bir aklın yöneteceği o beden, üst üste hatalar yapmaya ve çevresine acılar yaşatmaya bundan sonra da istemsizce devam edecektir. Akıl yaşattığı her yıkımın, her acının ardından "kader", "fıtrat" ya da "takdiri ilahi" gibi kavramların arkasına saklanıp, gündemden düşmeyi ve sıyrılmayı bir şekilde yine bilecektir.

Bir insanın yaratılış gayesi ve vicdanı kaybolursa, kontrolü tamamen o buz gibi akıl ele alır ve yeryüzünde en acımasız eylemler hayat bulur. Fakat bu ilahi dengeyi kaybedenler; kurdukları o sömürü döngüsünün içinde, arkalarında bıraktıkları ahlarla ve vahlarla eninde sonunda oyun dışı kalmaya mahkûmdur.

Çünkü vicdansızlık virüsü hızla topluma yayılır. Artık o toplumdan ümidi kalmayan doğanın ve kozmik düzenin kendisi bizzat devreye girer; devasa bir elek düzeneğine bürünür. Dünya geçmişte; sadece çevreye dağılmış çöplere, atıklara karşı değil, kirlenmiş fikirlere, çürümüş zihinlere karşı da defalarca reaksiyona geçmiştir. Ve doğa, yaratılışın özünü korumak için harekete geçtiğinde, onun o muazzam eleğinden kaçıp kurtulmak imkânsızdır. O andan itibaren, o coğrafyaya ve topluma hak edilmiş bir acının çökmesi artık kaçınılmaz bir sondur…

Ancak bu büyük arınmadan sonra yeniden sağlıklı, temiz ve aydınlık bir sabaha uyanmak mümkün olabilir.

Ta ki heyecansız kalıp, hisleri köreltip, zihinleri, fikirleri yeniden kirletene dek!