Hindistan’da 2024’de, çağımızın en ayrımcı nüfus kanunu yürürlüğe konularak soykırıma varan şiddet uygulamalarına yasal zemin hazırlanmıştır. Yıllarca süren tartışmalar sonrasındaki düzenlemeye göre ülkede resmi nüfus kaydı olmayan Hindu/Brahman, Budist, Sih, Parsi, Jain, Hristiyan gibi gayrimüslim unsurlara vatandaşlık verilecek fakat Müslümanlar Bangladeş veya Afganistan’a sürülecektir. Elleri bağlanarak Bangladeş sınırına konulan Müslümanları Bangladeş de kabul etmemiş, bu insanlar iki ateş arasında kalmışlardır.
Hindistan, günümüzde Pakistan’dan Hint Okyanusu’na dökülen Indus nehrinin kapladığı ülke olup bu coğrafya sakinlerine Hintli veya Hindu denmekteydi. İngiliz sömürge yönetimi, Hindu ismini bölgenin Sanskrit temelli inançlarından Brahmanlara hasretmiş, bir anlamda Hindistan’ı Brahmanlar ülkesi olarak isimlendirmeyi sömürge politikasına uygun bulmuştur. Birçok yerde olduğu gibi bu coğrafyada da Müslümanları, özellikle de Ehlisünnet mensuplarını yok etmek küresel Siyonizmin temel stratejilerinden biri haline gelmiştir.
Siyaset bilimi literatüründe “en kalabalık demokrasi” olarak adlandırıldığı halde Hindistan’daki sözkonusu ayrımcı düzenleme görmezlikten gelinmiş, Müslümanları yok etmeyi hedefleyen bu yasa müsamahayla karşılanmıştır. Halbuki çağımız insan hakları düzenlemelerinin hepsinde “ayrımcılık yasağı” ilk maddeler arasında yer alır. BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, BM Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Sözleşme… bunlardan bazısıdır. Belirtmek gerekir ki Modi’nin Müslümanlara karşı zulmüne karşı feryatlar arşa yükseldiği halde Suudi Arabistan dahil Müslüman ülkelerden tepki gelmemektedir. Aynı Modi’nin Filistinlilere soykırımını her geçen gün ilerleten İsrail yönetimiyle de son derece yakın ilişkileri olup her fırsatta karşılıklı ziyaretler gerçekleşmektedir. Tıpkı Doğu Türkistan’da Müslüman soykırımı yapan Çin yönetimi gibi. Hindistan ve Çin arasındaki uzlaşmazlıklar zaman zaman sıcak çatışma aşamasına gelse de Müslümanları hedef alan zulüm ve işkencede ortak hareket etmektedirler.
Bir kısmı zikredilen Sanskrit inançlarının yaygın olduğu Hint kıtası 16. yüzyılda Türkistan’dan gelen Babürlüler ile Müslüman-Türk devleti kontrolü altına girmiştir. Bu süreçte merkez ve liman şehirlerine Türkler yerleşmiştir. Zaman içinde bu kıtadaki Sanskirt vb. inanç mensuplarının önemli bir kısmı kendi istekleriyle Müslüman olmuştur. Dolayısıyla bugün Hindistan’daki Müslümanların belli bir kısmı ticaret, savaş, göç vb. sebeplerle Türkistan’dan, İran’dan ve Arap ülkelerinden gelip yerleşenler olup çoğunluğu ise bu kıtanın eski sakinleridir. Özellikle kırsal kesimde yaşayanların önemli bir kısmı devletten resmi vatandaşlık almadan nesiller boyu hayatını sürdürmektedirler. Bunlar arasında diğer inanç mensupları gibi Müslümanlar da olup ortak özellikleri asırlardır bu coğrafyanın sâkini olmalarıdır.
Belirtmek gerekir ki vatansızlar olarak kabul edilenler arasında komşu devletlerden ve başka ülkelerden gelip Hindistan’a yerleşenler de bulunmakta olup belirli bir süre ikametten sonra bunlara vatandaşlık verilmekteydi. Bunlar arasında en dikkat çeken unsur Hristiyanlar olup sömürgecilik döneminde bu ülkeye yerleşen, tarihi olarak bu coğrafya ile ilgisi olmayan halklardır. Bununla beraber vatansız Hristiyanlara vatandaşlık garanti edildiği halde bu coğrafyanın sahibi Müslümanlar, baskı ve şiddetle yok edilmektedir.
Soykırım varan şiddete maruz kalanlar sadece vatansızlar olmayıp vatandaşlık sorunu olmayan Müslümanların azınlıkta olduğu yerlerde hemen her gün işkence sahneleri görülmektedir. Camilerin yıkılmasını engellemeye çalışanlar, hatta sadece camiye gidip ibadetini yaparak çıkanlar veya sokakta yürüyen Müslüman kadınlar-erkekler bilek kalınlığında değnekli çetelerin saldırısına uğramakta, sakatlanıncaya kadar dövülmektedirler. Kalın değneklerle saldıranların bir kısmı üniformalı güvenlik görevlileri olup çoğunlukla bir yerlerden desteklenen örgütlü çetelerdir. Bunlara karşı hiçbir şikayet mercii veya adli takip usulü bulunmamakta, devlet bu saldırıları âdetâ teşvik etmektedir. Sadece Müslüman olduğu için, dini inancından dolayı ruhsal veya bedensel kalıcı sakatlıklara maruz kalmak, uluslararası hukuka göre soykırıma uğramak demektir. Hindistan yönetimi bunu yaparken Türk ve İslam ülkeleriyle batı medyası sessiz kalmakta veya yasak savma kabilinden cılız sesler duyulabilmektedir. daaa
Bu coğrafyada bazı tarihi camiler orada önceden Brahman tapınağı olduğu iddiasıyla, bir kısmı istimlak bahanesiyle bazen de hiçbir gerekçe olmadan yıkılabilmektedir. Nepal’de tarihi ve sanat değeri son derece büyük olan Chauharwa Jame Cami ve medresesi, Budistler tarafından yılıp Kur’an-ı Kerim nüshaları tahrip edilmiştir. Arkasından benzeri görülmeyen sel/heyelan felaketi yaşanmıştır. Çoğunluğu Budist olan Myanmar’daki Müslüman soykırımının da bir şekilde üstü örtülmüştür. Soykırımcı başbakan darbeyle indirilmiş, fakat Müslümanlara karşı şiddet ve sürgün devam etmektedir. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kararına rağmen Bangladeş sınır kamplarında iki milyon Müslüman, sefalet şartlarında yaşamaktadır. Bu coğrafyada tarihte yaşanan çatışmalar, hanedan-devlet temelli olup inanç boyutu bilinmemekteydi. Başlangıçta İspanyol, daha sonra İngiliz sömürgeciliği döneminde sömürüyü sürekli kılmak için yerli halkı kendi aralarında inanç temelli çatıştırma stratejisi başarıyla uygulanmış, halen devam etmektedir.
Küresel Siyonizm, dünya nüfusunu 8’den 2 milyara indirmeyi programına almıştır. Bunun gerekliliğine inanan çevreler genişlemektedir. Hedef kitlenin başında ise Müslümanlar bulunmaktadır. İlginçtir ki Müslümanlar, özellikle Ehlisünnet mensupları sadece gayrimüslim diktatörlerin yönetiminde değil fakat Müslüman devletlerde de zulme maruz kalabilmektedir. Şanghay İşbirliği Örgütü üyesi ülkelerde Müslümanların camiye girip çıkmaları, dinini öğrenmeleri ve yaşamalarına karşı ciddi kısıtlamalar getirilmiştir. Bu bağlamda dinini yaşamak/yaşatmak isteyenlerin fiziki varlığını ortadan kaldırma yanında, kendi kafalarına göre Müslümanlık projeleri de uygulanmaktadır. Doğu Türkistan’da bir dönem Türklük ve Müslümanlıkla ilgili mirasa karşı çıkan çağdaş/laik, Çinlileşme taraftarı Uygur kökenli akademisyenler, komedyenler, sporcular da bugün kamplarda çürümektedirler.
Filistinlilerin maruz kaldığı açlık, işkence ve zulüm feryatları göğe yükselirken, gelişmelerden günü gününe haberdar olunabilmektedir. Fakat başta Hindistan olmak üzere birçok yerdeki zulüm karşısında sessizlik tercih edilmektedir. Doğu Türkistan’da olduğu gibi sessiz kalmak, zulüm ateşinin bir gün kendilerine de sıçramasına yol açabilecektir.