Riyad'a Füze, Babülmendep'te Yeni Cephe: Ortadoğu'da Savaşın Yönü Değişiyor
Ortadoğu'da savaşın yönünü bazen bir füze, bazen bir anlaşma, bazen de bir televizyon programında söylenen birkaç cümle değiştirir.
Bugün Yemen'den gelen mesajı yalnızca “Husiler Türkiye'yi tehdit etti” başlığıyla okumak, bölgedeki büyük resmin önemli bir bölümünü kaçırmak olur.
Çünkü Husi siyasi büro üyesi Muhammed el-Buhayti'nin Irak'taki iNews kanalının “Another Reading” programında yaptığı açıklamanın merkezinde Türk halkı yok.
Merkezde Mekke Ortak Savunma Anlaşması ve Türkiye ile Pakistan'ın Suudi Arabistan'ın yanında Yemen savaşına doğrudan askeri olarak dahil olma ihtimali var.
Buhayti'nin sözleri son derece sert.
Türkiye veya Pakistan'ın Yemen'e doğrudan askeri müdahalede bulunması halinde “demir yumrukla” karşılık vereceklerini söylüyor.
Fakat aynı açıklamada Türkiye ve Pakistan halklarında Yemen'e yönelik sempati bulunduğuna da işaret ediyor.
Dolayısıyla bu açıklamayı Türk halkıyla Yemen'deki Husileri karşı karşıya getirecek bir cümleye dönüştürmek, mevcut açıklamanın kapsamını genişletmek olur.
Gazetecilikte bazen en önemli iş, söylenen cümlenin kendisinden çok o cümlenin hangi şartta söylendiğini anlatmaktır.
Bugünkü gelişmede de yapılması gereken tam olarak budur.
Riyad'ın üzerinde füze alarmı
Çünkü bu açıklama boşlukta ortaya çıkmadı.
Suudi Arabistan ile Yemen'deki Husiler arasındaki savaş son haftalarda yeniden büyürken, Riyad ilk kez bu yeni çatışma döneminde doğrudan balistik füze tehdidiyle karşı karşıya kaldı.
19 Eylül'de Suudi Arabistan, Riyad'a yönelen bir balistik füzenin önlendiğini açıkladı.
Başkentte hava saldırısı uyarıları verildi, patlama sesleri duyuldu ve Riyad havaalanı çevresinde büyük bir duman sütunu görüldü.
Husiler ise Riyad'daki “hassas hedefleri” ve Yanbu'daki petrol tesislerini hedef aldıklarını açıkladı.
Ancak burada gazetecinin frene basması gerekiyor:
Husilerin Yanbu'daki petrol tesislerine ilişkin tüm saldırı iddiaları bağımsız kaynaklar tarafından doğrulanmış değil.
Buna karşılık Riyad'a yönelen balistik füze girişimi konusunda Suudi makamlarının açıklaması ve bağımsız uluslararası haber ajanslarının aktarımları bulunuyor.
İşte savaş gazeteciliği tam burada başlar.
İddia başka, doğrulanmış olay başka.
Ve savaşın ortasında bu ikisini birbirine karıştırmamak gerekir.
Asıl büyük gelişme füzenin menzilinden daha uzakta
Bana göre bugünün asıl stratejik gelişmesi Riyad semalarında görülen füze değil.
Asıl gelişme, Yemen'in batısında savaşın coğrafyasının değişmiş olmasıdır.
Husiler son günlerde Kızıldeniz kıyısında önemli kazanımlar elde etti.
Stratejik Mocha limanı, Dhubab bölgesi ve Mayyun olarak da bilinen Perim Adası üzerindeki kontrol, Babülmendep açısından son derece önemli.
Çünkü Babülmendep sıradan bir deniz geçidi değil.
Kızıldeniz'i Aden Körfezi'ne bağlayan bu dar boğaz, Asya ile Avrupa arasındaki deniz ticaretinin ve enerji taşımacılığının kritik noktalarından biri.
Reuters, Husilerin son haftalardaki ilerleyişiyle Babülmendep çevresinde stratejik üstünlük elde ettiğini bildiriyor.
Al Jazeera'daki analizlerde de Mocha ve Mayyun'un ele geçirilmesinin Husilere boğaz üzerinde fiilî kontrol ve gözetleme imkânı sağladığı değerlendiriliyor.
Bu nedenle bugün Yemen'de yaşanan savaş, yalnızca Yemen'in iç savaşı olarak okunamaz.
Artık aynı haritanın üzerinde;
Yemen, Suudi Arabistan, İran, Kızıldeniz, Babülmendep, petrol, deniz ticareti, Pakistan ve Türkiye
bulunuyor.
Babülmendep neden bu kadar önemli?
Bir petrol tankeri için Babülmendep yalnızca haritadaki ince bir çizgi değildir.
Bir geminin rotasıdır.
Bir sigorta maliyetidir.
Bir enerji şirketinin hesabıdır.
Bir limanın geleceğidir.
Ve gerektiğinde dünya piyasalarında petrol fiyatının neden yükseldiğini açıklayan başlıklardan biridir.
Suudi Arabistan'ın doğudaki petrol üretimini Kızıldeniz kıyısındaki Yanbu'ya ulaştıran alternatif güzergâhları bulunuyor.
Ancak Yanbu'dan Asya'ya doğru giden deniz taşımacılığında Babülmendep kritik geçiş noktası olmaya devam ediyor.
Dolayısıyla Husilerin Kızıldeniz kıyısında ilerlemesi yalnızca Yemen'deki askeri dengeleri değiştirmiyor.
Enerji haritasını da değiştiriyor.
Reuters'ın aktardığı verilere göre Suudi petrol arzı Ağustos ayında günlük yaklaşık 6 milyon varile kadar gerileyerek otuz yılı aşkın sürenin en düşük seviyesine indi. Uluslararası Enerji Ajansı bu düşüşte Yemen bağlantılı Husi saldırılarının enerji altyapısı ve deniz taşımacılığı üzerindeki etkisine dikkat çekti.
İşte savaşın gerçek büyüklüğü burada ortaya çıkıyor.
Bir füze havada imha edilebilir.
Ama bir deniz yolundaki risk, dünya ekonomisinde haftalarca hatta aylarca hissedilebilir.
Peki Suudi Arabistan neden yeniden hedefte?
Burada da olayları tek cümleye indirmemek gerekiyor.
Yemen'deki savaş yeni başlamadı.
Husiler 2014'te Sana'yı ele geçirdikten sonra Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon 2015'te savaşa müdahil oldu.
2022'de büyük çaplı çatışmaların önemli ölçüde durduğu bir ateşkes dönemi yaşandı.
Fakat bu yıl bölgedeki daha geniş savaşın etkisiyle Yemen cephesindeki denge yeniden bozuldu.
Yemen'deki Suudi destekli güçlerle Husiler arasındaki çatışmalar şiddetlendi.
Suudi hava saldırıları Husi mevzilerini hedef aldı.
Husiler de bunun ardından Suudi Arabistan'daki askeri, enerji ve stratejik hedeflere yönelik füze ve İHA saldırılarını yoğunlaştırdı.
8 Eylül'deki saldırılarda güney Suudi Arabistan'daki enerji tesisleri ve ekonomik merkezler hedef alındı; Suudi makamları 73 kişinin yaralandığını bildirdi. AP'nin haberine göre saldırılar sonrasında bazı petrol tesislerinde yangınlar çıktı.
Yani bugün Riyad semalarında görülen füze, tek başına başlamış bir olay değil.
Bir süredir yükselen karşılıklı saldırı zincirinin yeni halkası.
Ve şimdi sahneye Türkiye ile Pakistan çıkıyor
İşte Muhammed el-Buhayti'nin açıklamasının asıl önemi burada.
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında 7 Ağustos'ta Mekke Ortak Savunma Anlaşması imzalandı.
Anlaşmanın temel maddelerinden biri, taraflardan birine yönelik silahlı saldırının diğer taraflar açısından da ortak güvenlik meselesi kabul edilmesi.
Bu anlaşma bugün Yemen savaşının doğrudan bir parçası haline gelmiş değil.
Fakat Suudi Arabistan'a yönelik saldırıların artmasıyla birlikte anlaşmanın nasıl uygulanacağı sorusu artık bölgenin en önemli başlıklarından biri.
Nitekim Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Suudi Arabistan'ın ihtiyaç duyması halinde anlaşma kapsamında özellikle bazı teknik askeri ihtiyaçlarının karşılanabileceğini söyledi.
Bu açıklama, Türkiye'nin Yemen'e savaşmak üzere asker gönderdiği anlamına gelmiyor.
Bunu söylemek için ortada böyle bir gelişme bulunmuyor.
Fidan'ın açıklaması, Suudi Arabistan'ın savunma ihtiyaçları konusunda anlaşma çerçevesinde destek ihtimalinden söz ediyor.
Reuters da açıklamayı bu çerçevede aktardı.
İşte Husi tarafının sert uyarısı da tam bu noktada ortaya çıktı.
Buhayti'nin mesajı aslında kime?
Muhammed el-Buhayti'nin sözlerini dikkatle okuduğunuzda hedefin Türkiye toplumu olmadığı görülüyor.
Mesajın özeti şu:
Türkiye veya Pakistan Yemen savaşına doğrudan askeri olarak girerse, Husiler bunu savaşın yeni bir tarafı olarak kabul edecek ve askeri karşılık verecek.
Bu, sert bir askeri mesajdır.
Fakat aynı zamanda koşula bağlı bir mesajdır.
“Türkiye Yemen'e girerse…”
“Pakistan Yemen'e girerse…”
Dolayısıyla bugünden “Husiler Türk halkına savaş açtı” sonucunu çıkarmak doğru değildir.
Türkiye ile Yemen halkını karşı karşıya getirmek de doğru değildir.
Türk halkının Yemen halkıyla tarihi ve insani bağlarını bir savaş söyleminin içine çekmek, bölgedeki gerçek askeri tabloyu anlamamıza yardımcı olmaz.
Bugün tartışmamız gereken Türk-Yemen düşmanlığı değil.
Türkiye'nin olası bir bölgesel çatışmada hangi noktada ve hangi kapsamda yer alabileceğidir.
Pakistan açısından da hesap kolay değil
Aynı uyarı Pakistan'a da yapıldı.
İslamabad'ın Riyad'la uzun yıllara dayanan askeri ilişkileri var.
Fakat Pakistan'ın Yemen savaşına doğrudan girmek konusunda geçmişte son derece dikkatli davrandığı da biliniyor.
Şimdi önünde yeni bir denklem bulunuyor.
Bir tarafta Suudi Arabistan'la yapılan savunma anlaşması.
Diğer tarafta İran'la komşuluk ve diplomatik ilişkiler.
Üçüncü tarafta ise Yemen'deki savaş.
Bu nedenle Pakistan açısından da mesele yalnızca “Suudi Arabistan'a destek verelim mi?” sorusundan ibaret değil.
İran'la ilişkilerin nasıl korunacağı,
Yemen'deki çatışmanın ne kadar genişleyeceği,
Kızıldeniz'deki ticaretin nasıl güvence altına alınacağı
ve Mekke Anlaşması'nın hangi şartlarda işletileceği aynı anda hesaplanıyor.
İran faktörü dosyanın dışında tutulamaz
Husilerin İran'la yakın siyasi ve askeri ilişkileri olduğu uluslararası kaynaklarda uzun süredir yer alıyor.
Reuters, Husilerin İran ve Hizbullah'la bağlarının yıllar içinde güçlendiğini ve İran'ın silah, eğitim ve teknoloji desteği sağladığı yönündeki değerlendirmeleri aktarıyor. Tahran ise Husilerin operasyonel kararlarını doğrudan kontrol ettiği yönündeki iddiaları reddediyor.
Bu nedenle “İran destekli Husiler” ifadesi haber dilinde kullanılabilir.
Ancak bunun hemen ardından “bütün kararları İran veriyor” sonucuna geçmek doğru olmaz.
Çünkü Yemen'deki Husi hareketinin kendi siyasi, askeri ve toplumsal hesapları da bulunuyor.
Ortadoğu'da vekil güç tartışmalarının en zor tarafı da zaten budur:
Bir hareket başka bir bölgesel güçten destek alabilir.
Fakat bu, o hareketin bütün kararlarının dışarıdan verildiği anlamına gelmez.
Türkiye açısından en kritik nokta
Türkiye'nin karşısındaki mesele artık yalnızca Suudi Arabistan'ın güvenliği değildir.
Kızıldeniz'deki deniz trafiği Türkiye'yi de yakından ilgilendiriyor.
Çünkü Türkiye'nin dış ticaretinde deniz yollarının önemi çok büyük.
Babülmendep'teki risk artarsa;
gemilerin rotaları değişebilir,
sigorta maliyetleri yükselebilir,
taşıma süreleri uzayabilir,
enerji maliyetleri artabilir.
Bu nedenle Türkiye'nin bölgedeki gelişmeleri yakından takip etmesi yalnızca siyasi değil, aynı zamanda ekonomik ve stratejik bir zorunluluk.
Ancak bununla Yemen'deki savaşın doğrudan tarafı olmak arasında çok önemli bir fark var.
Bugünkü tablo itibarıyla bu iki konuyu birbirine karıştırmamak gerekiyor.
Savaşın en tehlikeli aşaması henüz başlamamış olabilir
Çünkü şimdiye kadar savaşın önemli bölümü Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki askeri çatışma üzerinden ilerledi.
Fakat Mekke Anlaşması'nın sahada daha geniş bir biçimde devreye girmesi durumunda denklem değişebilir.
Türkiye ve Pakistan'ın doğrudan askeri personel, hava savunma sistemi, istihbarat, lojistik veya başka teknik kapasiteyle sürece dahil olması halinde Husilerin buna nasıl karşılık vereceği sorusu ortaya çıkacaktır.
Buhayti'nin bugünkü açıklaması işte bu ihtimale yönelik bir caydırıcılık mesajı olarak okunabilir.
Husiler aslında şunu söylüyor:
“Savaşın coğrafyasını genişletmeyin.”
Suudi Arabistan'ın mesajı ise farklı:
“Topraklarımıza yönelik saldırılar karşısında kendimizi savunacağız.”
Türkiye'nin pozisyonu ise şu aşamada anlaşma kapsamında Suudi Arabistan'ın savunma ihtiyaçlarına destek ihtimalinin bulunduğu, fakat bunun doğrudan Yemen'e yönelik bir savaş kararı anlamına gelmediği çerçevesinde.
Bu üç mesaj arasındaki mesafe çok önemli.
Çünkü savaşlar çoğu zaman bu mesafenin kapanmasıyla büyür.
Bir savaş muhabirinin sahadan gördüğü en önemli ayrıntı
Bugün Ortadoğu haritasına baktığınızda üç ayrı cepheyi aynı anda görüyorsunuz.
Birinci cephe:
Yemen-Suudi Arabistan hattı.
İkinci cephe:
Kızıldeniz-Babülmendep deniz hattı.
Üçüncü cephe:
Mekke Anlaşması'nın Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan güvenlik hattı.
Bu üç cephe birbirine bağlanırsa ortaya çok daha büyük bir bölgesel kriz çıkabilir.
Bağlanmazsa diplomasi için hâlâ alan vardır.
Bugün yapılması gereken de bu iki ihtimali birbirinden ayırmaktır.
Çünkü savaşın büyümesini istemeyen herkes için en önemli şey, tehdit cümlelerini savaş ilanı gibi okumamak; ama gerçek tehditleri de hafife almamaktır.
Son söz: Bir cümle, üç ülke ve değişen Ortadoğu dengesi
Husilerin Türkiye ve Pakistan'a yönelik açıklaması serttir.
Bunu küçümsemek mümkün değildir.
Ancak açıklamanın doğrudan Türk halkını hedef aldığını söylemek de mevcut kayıtla bağdaşmaz.
Mesaj, Türkiye veya Pakistan'ın Yemen savaşına doğrudan askeri müdahil olması ihtimaline yöneliktir.
Riyad'a yönelik füze saldırısı ise artık savaşın coğrafi olarak Suudi Arabistan'ın derinliklerine taşındığını gösteriyor.
Mocha ve Mayyun çevresindeki Husi ilerleyişi ise savaşın deniz boyutunu büyütüyor.
Babülmendep artık yalnızca Yemen'in değil, dünya ticaretinin güvenliği açısından da savaşın merkezlerinden biri.
Ve Türkiye ile Pakistan'ın adının bu denklemde daha yüksek sesle telaffuz edilmeye başlanması, Mekke Anlaşması'nın önümüzdeki dönemde ne kadar önemli hale gelebileceğini gösteriyor.
Ortadoğu'da önümüzdeki günlerde asıl soru şu olmayacak:
“Kim kimi tehdit etti?”
Asıl soru şu olacak:
“Bu savaş Yemen sınırlarında mı kalacak, yoksa Babülmendep'ten Riyad'a, Riyad'dan da Mekke Anlaşması'nın taraflarına kadar genişleyen yeni bir bölgesel cepheye mi dönüşecek?”
Bugün için bunun kesin cevabı yok.
Fakat bir gerçek artık açık:
Yemen'de yeniden yükselen savaşın sesi, Babülmendep'in dar sularını aşarak Riyad'a, İslamabad'a ve Ankara'ya kadar ulaşmış durumda.
Ve bundan sonra atılacak her askeri adım, yalnızca Yemen'in değil, Kızıldeniz'in ve bölgenin tamamının kaderini etkileyebilir.