☰
✕

İçimde bir mevsim değişiyor

Bazen insanın neyi olduğunu bilmesi gerekmiyor.

Neyinin olmadığını da…

Sadece kafasının karışık olduğunu biliyor. Bedeninin başka, ruhunun başka bir şey söylediğini… Bir sabah iyi uyanıp akşama doğru nedenini bilmediği bir sıkıntının içine düşebiliyor insan. Bazen üzülüyor, bazen neden üzüldüğünü düşünüp daha çok üzülüyor. Sonra bir bakıyor, aslında üzüldüğü şey üzüntüsünün kendisiymiş.

Belki şekerden.

Belki mevsimden.

Belki uykusuzluktan.

Belki de insan olmaktan.

Beden de ruh kadar şaşkın bu aralar.

Kâh karnım ağrıyor, kâh başım. Dişim deseniz, bütün dertlerin arasından sıyrılıp kendi derdini hatırlatmayı hiç ihmal etmiyor. Beden, sanki ruhun tercümanı olmuş da içimde olup bitenleri kelimelerle anlatamadığım yerde ağrılarla anlatıyor.

“Bir şeyler oluyor,” diyor.

Ama ne olduğunu kendisi de bilmiyor.

Belki de mesele sonbahar.

Yazın bitmesini kabullenemeyen bir tarafım var. Güneşin biraz daha erken çekilmesine, akşamların uzamasına, havanın serinlemesine itiraz eden küçük bir çocuk gibi içimde bir şeyler direniyor. İnsan mevsimlere alışıyor sanıyor ama galiba mevsimler de insana dokunuyor.

Bahar gelirken başka türlü değişiyoruz.

Sonbahar gelirken başka.

Ağaçlar yapraklarını bırakırken insan da geçmişten bir şeyleri bırakması gerektiğini düşünüyor. Fakat insanın yaprakları öyle kolay dökülmüyor. Bazı hatıralar dalında kalıyor. Bazı kırgınlıklar sararıp solsa da düşmüyor. Bazı insanlar çoktan gitmiş oluyor ama içimizde hâlâ bir mevsim daha yaşamaya devam ediyorlar.

Belki bu yüzden kafam karışık.

Bir yanım yazı özlüyor, bir yanım kışı kabullenmeye çalışıyor. Bir yanım geçmişte kalmış bir şeyi düşünüyor, diğer yanım yarını merak ediyor. Bugün ise ikisinin arasında sıkışıp kalmış gibi.

Ne tam mutluyum, ne tam mutsuz.

Sadece biraz fazla hissediyorum.

Her şey biraz fazla dokunuyor sanki. Bir şarkı, eski bir fotoğraf, sokaktan geçen birinin kokusu, akşamüstü gökyüzünün rengi… Hiç ummadığım bir anda içimde bir kapı açılıyor ve nereden geldiğini bilmediğim bir hüzün oturuyor karşıma.

Üstelik bazen ortada hiçbir sebep yokken.

İnsan en çok da buna şaşırıyor.

“İyi olmam gerekmiyor mu?” diye soruyor kendine.

Belki gerekmiyor.

Belki her gün iyi olmak zorunda değiliz. Belki bazı günler sadece idare etmek, kendimize biraz tahammül etmek, yatağın kenarında oturup hayata birkaç dakika uzaktan bakmak da hayatın bir parçası.

Çünkü ruhun da hava durumu var.

Bazen güneşli.

Bazen kapalı.

Bazen sağanak.

Bazen ne yağacağı belli değil.

Ve sanırım benim ruhum şu sıralar mevsim geçişinde.

Kendine yeni bir mevsim arıyor.

Ne tamamen yazda kalabiliyor, ne sonbahara alışabiliyor. Kışın geleceğini biliyor ama henüz ona hazır değil. Belki de bütün mesele bu: Değişime alışmaya çalışırken biraz da eski hâlimizin yasını tutuyoruz.

O yüzden kafam karışık.

Bedenim karışık.

Ruhum karmakarışık.

Ama belki bunda da bir güzellik var.

Çünkü insan bazen kendini çözmek zorunda değil. Bazen kendini olduğu gibi yaşamak yeterli. Biraz susmak, biraz düşünmek, biraz ağlamak, biraz gülmek… Karnı ağrıyorsa dinlenmek, başı ağrıyorsa durmak, kalbi sıkışıyorsa kendine sarılmak.

Ve mevsim değişirken kendimize de izin vermek.

Çünkü hiçbir sonbahar sonsuza kadar sürmüyor.

İnsan da hiçbir ruh hâlinde sonsuza kadar kalmıyor.

Belki yarın güneş açar.

Belki açmaz.

Ama ben bugün, içimdeki bütün karmaşayla birlikte kendime biraz daha anlayışlı davranacağım.

Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey, neşelenmek değil.

Sadece birinin, hatta bazen kendisinin,

“Geçiyor… Sen de geçiyorsun.

Biraz karışık olabilirsin.

Biraz yorgun, biraz hüzünlü, biraz da kendine uzak…

Ama olsun.

Sen yine de sensin,”

demesi.

Belki de sonbaharın bize öğrettiği en güzel şey budur:

Her dökülen yaprak, bir kayıp değildir.

Bazıları, yeniden filizlenebilmek için bırakılır.