İçimizdeki fırtına!

Beden bazen bize, dilini sessizlikle anlatan bir öğretmen olur. Sağlık sorunlarıyla boğuşurken, kalabalıklar içinde dahi tarifsiz bir yalnızlık gelir yerleşir içimize. O an anlarsınız ki; en büyük gürültü, dışarıdaki değil, içimizdeki fırtınadır.
İlk zamanlar isyan eder insan; “Neden ben?” diye sorar, nedenlerin cevaplanmadığı boşlukta dolaşır. Sonra yavaş yavaş, bedenin zayıflığı ruhun gözünü açar. Tasavvufun kadim sözü gelir kulağıma: “Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş.”
Yalnızlık bir ceza değil, bir çağrıymış meğer. İnsanlardan uzaklaştıkça, kendime ve Yaradan’a daha çok yaklaşmaya başladım. Hastalık, bana “sahiplik” zannını bırakmam gerektiğini öğretti. Bir gün kuvvet sandığım bedenim beni yarı yolda bırakınca, aslında hiçbir şeye sahip olmadığımı, sadece emanetçi olduğumu idrak ettim.
İnsanlara bakışım da değişti. Kimine kızmaz oldum; çünkü anladım ki herkes kendi acısının taşıyıcısı. “İnsana yükü kadar yol verilir” sözünü hatırladım. Kalbime dokunan bu hakikat, kırgınlıklarımı hafifletti, affetmeyi kolaylaştırdı.
Ben de susmayı, dinlemeyi ve en önemlisi kalbimin dilini anlamayı öğreniyorum. Artık biliyorum ki, bu yolun sonunda bedensel şifadan çok daha büyük bir hediye var: ruhun olgunlaşması.
Şimdi, her gün yeniden fark ediyorum; hayat aslında bir emanet, acı bir imtihan, sabırsa en yüce dua. Ve şunu söylüyorum kendi kendime: “Şikâyeti bırak, şükrü çoğalt; çünkü her sancı, Yaradan’a daha yakın bir adımdır.”
İşte o an, içimdeki sessizlik huzura dönüşüyor. Çünkü biliyorum ki, yalnız değilim. Hakikat, en sessiz zamanlarda bile kalbime fısıldıyor: “Ben seninleydim, sen bunu yeni fark ettin.”
“Ve fark edersin; yanındaymış gibi görünenlerin çoğu, aslında çok uzaktadır.”