İKİ GEMİ, İKİ FACİA

DENİZDEKİ TESADÜFÜN ARDINDA BAŞKA BİR HİKÂYE Mİ VAR?

Bazı tarihler vardır; yan yana geldiğinde insanı durdurur.
30 Ağustos 2026.
Girne açıklarında FİLO JET faciası…
2 Eylül 2026.
Bu kez Marmara'da
Ama yalnızca birkaç günlük zaman farkı.
Şimdi soruyorum:
Bu sadece talihsiz bir tesadüf mü?
Yoksa birbirinden bağımsız görünen bu iki olayın arkasında, en azından araştırılması gereken ortak bir güvenlik tablosu mu var?

30 Ağustos'ta Girne'den Taşucu'na gitmek üzere hareket eden gemi kısa süre sonra ön bölümünden su almaya başladı ve limana dönmeye çalışırken alabora oldu.
Gemide 259 yolcu ve 8 mürettebat vardı.
239 kişi kurtuldu, 8 kişinin cansız bedenine ulaşıldı.
20 kişi hâlâ kayıp.

Üstelik enkaz artık yaklaşık 550 metre derinlikte tespit edilmiş durumda ve Türk Deniz Kuvvetleri'nin TCG Işın ve TCG Alemdar gemileriyle sualtı arama çalışmaları sürüyor.
Soruşturma da sıradan bir inceleme değil.
Kaptan, mürettebat ve şirket çalışanlarının da aralarında bulunduğu 9 kişi hakkında tutukluluk kararı verildi.

Geminin geçmişteki kazaları ve teknik durumu da soruşturmanın merkezine girdi.
Yani FİLO JET dosyasında bugün itibarıyla ihmal, teknik yeterlilik ve denize elverişlilik başlıkları zaten ciddi biçimde araştırılıyor.


SONRA MARMARA…

Henüz FİLO JET'in enkazına ilişkin sorular cevaplanmamışken, 2 Eylül sabaha karşı Silivri açıklarında iki Türk bayraklı ticari gemi çarpıştı.
ALSU ve TUĞBERK İMAMOĞLU…
Ve TUĞBERK İMAMOĞLU yaklaşık 11 dakika içerisinde battı.
Gemide bulunan 10 Türk denizciden hâlâ haber alınamıyor.


Fakat bu kazayı daha da dikkat çekici hale getiren başka ayrıntılar var.
Kamuoyuna yansıyan telsiz kaydında TUĞBERK İMAMOĞLU tarafından ALSU'ya yönelik “Alsu, iskeleye kır” uyarısı duyuluyor.


Gemi sahibi Tahsin Doğruyol ise karşı geminin çarpışmadan sonra olay yerinden uzaklaşmış olabileceğini ve yetkililere yaklaşık 32 dakika boyunca bildirim yapılmadığını ileri sürüyor.
Doğruyol'un sözleri ağır:
“Hatayı anlarım, kazayı da anlarım ama gitmeyi anlamam. O ihanet.”
Bu bir gemi sahibinin iddiasıdır.
Henüz kesinleşmiş bir adli tespit değildir.

Ama soruşturulması gereken ciddi bir iddiadır.


ŞİMDİ TAKVİME BAKIN
30 Ağustos.
2 Eylül.
Sadece birkaç gün.
Bir yanda Kıbrıs.
Diğer yanda Marmara.
Birinde yüzlerce insan taşıyan yüksek hızlı yolcu gemisi.
Diğerinde ticari kuru yük gemisi.
Birinde su alma ve alabora olma.
Diğerinde çarpışma ve hızla batış.
Bu iki olayın aynı nedenle meydana geldiğini söylemek için elimizde hiçbir kanıt yok.

Ama aynı dönemde meydana gelmiş olmalarını sorgulamak için de kimsenin iznine ihtiyacımız yok.

VE KIBRIS'TA BAŞKA BİR HİKÂYE DAHA VAR

Tam burada daha geniş fotoğrafa bakmak gerekiyor.
Güney Kıbrıs ile İsrail arasındaki ilişkiler son yıllarda belirgin biçimde derinleşti.
2025 yılında Güney Kıbrıs'a gelen turistlerin yüzde 13'ü İsrail'den geldi. Bu, İsrail'i adanın ikinci büyük turizm pazarı haline getirdi.

Çeşitli araştırmalar ve haber kaynakları da Güney Kıbrıs'ta yaşayan İsraillilerin sayısının 10 bin ila 20 bin arasında tahmin edildiğini, İsrail sermayesinin gayrimenkul, teknoloji ve başka sektörlerde etkinliğinin arttığını aktarıyor.


Kıbrıs ile İsrail arasındaki siyasi ve güvenlik ilişkileri de yıllardır güçleniyor. Güney Kıbrıs yönetimi bunu açıkça “stratejik ilişkiler” olarak tanımlıyor.
Şimdi burada çok önemli bir çizgi çekelim:
İsrailli turistlerin artması, İsraillilerin Kıbrıs'ta yaşaması veya İsrail sermayesinin büyümesi tek başına bir tehdit ya da sabotaj kanıtı değildir.

Bunu söylemek için elimizde delil yok.

Fakat bir gazeteci olarak şu soruyu
sormak da son derece meşrudur:

Doğu Akdeniz'de ekonomik, demografik ve stratejik dengeler değişirken deniz güvenliği yeterince mercek altında mı?

FİLİSTİN'İN TARİHİNDEN KIBRIS'A BİR “AYNI SENARYO” ÇIKAR MI?

Burada da dikkatli olmak gerekiyor.
Filistin tarihindeki nüfus hareketleri, toprak edinimleri, siyasi gelişmeler ve 20. yüzyılın savaşları son derece karmaşık bir tarihsel süreçtir.
Bunu doğrudan bugünkü Güney Kıbrıs'a kopyalamak tarihsel açıdan doğru olmaz.

Ama şu gerçek göz ardı edilemez:
Bir bölgede ekonomik güç, sermaye, nüfus hareketleri ve stratejik ilişkiler uzun yıllar boyunca biriktiğinde, bunun siyasi sonuçları olabilir.
Dolayısıyla Kıbrıs'taki demografik ve ekonomik değişimleri izlemek başka;
“Kıbrıs'ı İsrail ele geçiriyor” demek başka şeydir.

Ben ikincisini söylemiyorum.
Ben birincisini sorguluyorum.

PEKİ SABOTAJ İHTİMALİ?

İşte yazının en hassas noktası burası.
Şu anda elimizde İsrail'in FİLO JET'i veya TUĞBERK İMAMOĞLU'nu sabote ettiğini gösteren doğrulanmış bir delil bulunmuyor.

Şu ihtimallerin birbirinden bağımsız olarak incelenmesi gerekir:
Kaza mı?
İhmal mi?
Teknik yetersizlik mi?
İnsan hatası mı?
Seyir hatası mı?
Elektronik sistem problemi mi?
Kasıtlı müdahale mi?
Ve ancak deliller bunlardan birini işaret ederse gerçek hikâyeye yaklaşabiliriz.

BENİM EN ÇOK MERAK ETTİĞİM ŞEY ŞU
FİLO JET'in enkazı bulundu.
TUĞBERK İMAMOĞLU'nun da enkazına ulaşılması ve gövdenin incelenmesi, olayın kaderini değiştirebilir.
Çünkü denizin dibinde artık çok önemli deliller var.
Gemilerin gövdeleri…
Çarpışma izleri…
Su giriş noktaları…
Patlama veya yanma emaresi olup olmadığı…
VDR kayıtları…
AIS kayıtları…
Radar görüntüleri…
Telsiz konuşmaları…
Motor ve dümen kayıtları…
Ve gemilerin son dakikaları.

Eğer gerçekten bir kasıt varsa, denizin dibindeki çelik bunu saklayamaz.
Eğer yoksa da aynı deliller sabotaj iddiasını çürütebilir.
İşte bu yüzden benim çağrım çok basit:

HİÇBİR İHTİMALİ DE DELİL ORTAYA ÇIKMADAN KAPATMAYIN.
Çünkü bugün elimizde iki facia var.
30 Ağustos: FİLO JET.
2 Eylül: TUĞBERK İMAMOĞLU.

Aralarında yalnızca birkaç gün.
Ve ikisinin de arkasında cevap bekleyen çok sayıda soru.
Belki hepsi tesadüf.
Belki yıllardır biriken denizcilik ihmallerinin sonucu.

Belki kötü hava, yanlış manevra, teknik hata.
Belki de soruşturmanın ortaya çıkaracağı bambaşka bir gerçek.

İKİ GEMİ, İKİ FACİA… DENİZDEKİ BU ZAMANLAMA NEDEN BU KADAR DİKKAT ÇEKİCİ?

Çünkü bazı soruların cevabı manşette değil, denizin yüzlerce metre altında yatıyor.