☰
✕

İnsan Unutabilir, Doğa Unutmaz

İstanbul’da yine çok yağmur yağdı.

Öyle romantik romantik cam kenarında kahve içip seyredeceğimiz cinsten değil.

Yollar su altında, insanlar mahsur kaldı. Evleri, iş yerlerini su bastı. Koca koca araçlar çerçöp gibi akıntıda sürüklendi.

Sonra ne dedik?

“Amma da çok yağmur yağdı.”

Doğru.

Çok yağmur yağdı.

Ama İstanbul’da ilk defa mı çok yağmur yağıyor?

Hayır.

Daha önce de yağdı.

Daha önce de dere taştı.

Daha önce de yollar kapandı.

Daha önce de evleri su bastı.

Hatırlarsınız, 2009’da Ayamama Deresi’nin taşmasıyla yine büyük bir felaket yaşanmıştı. Çok sayıda insan hayatını kaybetmiş, araçlar sürüklenmişti. O gün de İstanbul’a gökyüzü ilk defa kızmamıştı.

Demek ki mesele yalnızca yağmur değil.

Belki de sorun yağmurun yeni olması değil, bizim eski dersleri hâlâ tam öğrenememiş olmamız.

Çünkü yağmurun ne zaman yağacağını her zaman kontrol edemeyiz.

Ama yağmur yere düştüğünde karşısına ne çıkacağını biz belirliyoruz ne hikmetse.

Toprak mı?

Asfalt mı?

Ağaç mı?

Beton mu?

Dere mi?

Kırk katlı blok mu?

İşte mesele burada başlıyor.

Biz yıllardır İstanbul’da çok garip bir şey yaptık.

Toprağa baktık, “arsa” dedik.

Dere yatağına baktık, “proje alanı” dedik.

Boşluğa baktık, “değerlendirilmeli” dedik.

Sonra da değerlendirdik.

Hem de ne değerlendirme...

Bir bina.

Bir site.

Bir kule.

Bir yol.

Bir otopark.

Bir AVM.

Bir blok daha.

Bir blok daha.

Bir blok daha.

Sonra yağmur yağdı.

Bu sefer de suya dönüp şaşırdık: “Sen niye buradan geçiyorsun?”

Oysaki su, bizim imar planlarımızı okumaz

Metrekare fiyatını bilmez

Tapuyu bilmez

Proje tanıtım dosyasını hiç bilmez…

Suyun bildiği şey başka.

Eğim, yol, yatak, alışkanlık, Coğrafya…

Bir dere yıllarca üstü kapalı kalabilir.

Biz unutabiliriz.

Üzerine yol, bina yapabiliriz.

Bi süre sonra adını bile unuturuz.

Ama doğa unutmaz. Her şekilde o bildiğini okur ve yolunu bulur.

Hem de hiç nazikçe değil.

Bu yüzden şu cümleyi çok önemsiyorum:

İnsan unutabilir ama doğa unutmaz.

Tam da bu günlerde Erivan’da COP17, yani Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Konferansı başladı.

Dünya orada doğayı konuşuyor. Toprağı, suyu, canlıları, ormanı, biyolojik çeşitliliği…

Bizim kulağımıza biraz akademik geliyor tabii.

“Biyolojik çeşitlilik” deyince çoğunluğun aklına belgesel gelir.

Bir yerde bi kuş, bi böcek. Başka bi yerde nesli azalan bi hayvan.

Oysa işin aslı çok daha gündelik.

Biyolojik çeşitlilik dediğimiz şey aslında hayatın birbirine bağlı olması.

Su başka bir şeye bağlı.

Toprak başka bir şeye.

Ağaç başka bir şeye.

Böcek başka bir şeye.

Kuş başka bir şeye.

İnsan da bunların hepsine bağlı.

Ama insanın garip bir huyu var: Kendisini sistemin parçası değil, sahibi sanıyor.

Sanki doğa bizim evin salonundaki dekor.

Beğenirsek tutarız.

Beğenmezsek değiştiririz.

Biraz yeşil istersek koyarız.

Fazla geldiyse keseriz.

Oysa doğa yalnızca güzel değildir. Doğa işlevseldir.

Bence bu cümleyi aklımıza yazmamız gerekiyor.

Ağaç yalnızca güzel değil,

Toprak yalnızca kahverengi bir zemin değil,

Dere yalnızca kenarında fotoğraf çekilecek bir su yolu değil,

Boş alan da “boş” değildir.

Bazen boş dediğiniz o alan, yağmurun gideceği yerdir.

Bazen o toprak şehrin sigortasıdır. Ancak he hikmetse bizde “boş” kelimesi biraz tehlikeli.

Boşsa dolduralım.

Topraksa betonlayalım.

Açıksa kapatalım.

İstanbul’un taşı toprağı altın derlerdi ya…

Şimdi gerçekten toprağın kendisi altın kıymetinde.

Çünkü kaldı mı, emin değilim.

Burada metrekare fiyatından söz etmiyorum.

Gerçek topraktan söz ediyorum.

Yağmurun içine girebildiği topraktan. Suyu emen topraktan.

Çünkü suyu asfalt emmez.

Beton emmez.

Bina emmez.

Otopark hiç emmez.

Suyu emen nihayetinde topraktır.

Yeşildir.

Köktür.

Ağaçtır.

Ve biz bunları azalttıkça suya “Bir zahmet sen başka yere git.” diyoruz.

Peki nereye gitsin?

İşte Japonya örneği burada ilginç.

Çünkü Japonya’da da çok ciddi yağmurlar yağıyor.

Tayfunlar var.

Seller var.

Nehir taşkınları var.

Yani Japonya yağmursuz bir cennet değil.

Ama önemli bir fark var: Orada yağmurun geleceği daha baştan kabul ediliyor.

Şehri kurarken.

Yolu yaparken.

Binayı planlarken.

Suyu nereye göndereceğiz diye düşünürken.

Toprağa yer bırakılıyor.

Yeşile yer bırakılıyor.

Suyun bir süre durabileceği alanlar bırakılıyor.

Her boşluk doldurulmuyor.

Her dere “nasıl olsa buradan artık su geçmez” diye kapatılmıyor.

Her şeyden önemlisi, doğa şehir planına sonradan eklenen bir süs gibi görülmüyor.

Önce doğaya bakılıyor, sonra insana yer açılıyor.

Bizde çoğunlukla tam tersi oluyor.

Önce binayı koyuyoruz, sonra yolu yapıyoruz.

Sonra otoparkı çözüyoruz, en sona da birkaç ağaç dikiyoruz.

Oldu mu size yeşil proje. Olmadı!

Çünkü ekoloji, binanın önüne üç fidan dikmek değil.

Ekoloji, o binanın oraya yapılıp yapılmaması gerektiğini baştan sormaktır.

Bence mimarın da belediyenin de yatırımcının da yöneticinin de artık şu soruyu daha sık sorması gerekiyor:

“Buraya ne yapabiliriz?” değil sadece

“Buraya bir şey yapmalı mıyız?” Bu soru çok önemli.

Çünkü teknik olarak yapabiliyor olmamız, yapmamız gerektiği anlamına gelmiyor.

Kırk katlı bina yapabiliyor olabiliriz. Ama dere yatağına yapmak akıllıca mı?

Her yere yol açabiliyor olabiliriz. Ama her toprağı asfalta çevirmek doğru mu?

Her açık alanı ekonomik değere dönüştürebiliyor olabiliriz. Ama şehir o zaman nasıl nefes alacak?

Nasıl suyu tutacak?

Nasıl serinleyecek?

Nasıl yaşayacak?

İstanbul’un nüfusu da burada ayrı bir mesele. İnsanların İstanbul’da yaşaması sorun değil elbette. Ama bir şehrin ne kadar insanı ne kadar arabayı ne kadar binayı ne kadar yolu ne kadar tüketimi taşıyabileceğini hiç sormadan büyümek sorun.

Bazen İstanbul bana ağzına kadar doldurulmuş bir valizi hatırlatıyor.

Bir şey daha koyuyoruz.

Kapanıyor.

Bir tane daha.

Yine kapanıyor.

“Bak, hâlâ yer var.”

Bir tane daha. Bir tane daha… Sonra fermuar patlıyor.

Biz de son koyduğumuz gömleğe kızıyoruz.

Oysa mesele gömlek değil.

Valiz zaten uzun zamandır dolu.

İstanbul da biraz böyle.

Her şeyin bir kapasitesi var.

Yolun.

Suyun.

Toprağın.

Altyapının.

Havanın.

Şehrin.

Her şeyi sonsuza kadar taşıyamaz.

Ama biz bazen şehri sınırsız bir şey sanıyoruz.

Değil.

Hiçbir şehir sınırsız değil.

Hiçbir toprak sınırsız değil.

Hiçbir su kaynağı sınırsız değil.

Doğa zaten tam da bunu söylüyor.

Sınır var!

Bizim hoşumuza gitmese de var.

İşte COP17 gibi toplantıların bana göre asıl önemi burada.

Dünyaya yeniden şu soruyu sordurması: Biz doğayı ne kadar koruyoruz?

Ama ben bir soru daha eklemek isterim:

Doğayı korumadığımızda kendimizi ne kadar koruyabiliyoruz?

Çünkü mesele kuşu sevmek değil yalnızca.

Mesele evinin su basmaması.

Mesele çocuğunun yaşayacağı şehir.

Mesele temiz su.

Mesele gıda.

Mesele sıcaklık.

Mesele güvenlik.

Mesele hayat.

Yani doğa meselesi aslında hepimizin meselesi.

O yüzden İstanbul’da her büyük yağmurdan sonra artık sadece gökyüzüne bakmak yetmez.

Biraz da yere bakmak gerekiyor.

Ne kadar toprak bıraktık?

Ne kadar yeşil bıraktık?

Kaç derenin yolunu kapattık?

Kaç boşluğu doldurduk?

Şehri ne kadar sıkıştırdık?

Ve daha önemlisi: Şehir hâlâ nefes alabiliyor mu?

Çünkü suyun bir suçu yok.

O sadece gidiyor.

Bulduğunda kolayca.

Bulamadığında da zorla.

Biz yolunu kapatırsak başka yol arıyor.

Ve bazen o yol bizim caddemiz oluyor.

Bizim evimiz.

Bizim arabamız.

Bizim hayatımız.

Belki bu yüzden mesele artık “Ne kadar yağmur yağdı, yağacak?” değil.

Asıl mesele şu:

O yağmur yere düştüğünde nasıl bir şehirle karşılaştı ve karşılaşacak?

Doğa bize aynı dersi tekrar tekrar veriyorsa belki biraz da kendimize kızmanın zamanı gelmiştir.

Çünkü bazı uyarılar vardır.

Bir kez gelir, ders olur.

İki kez gelir, ikaz olur.

Üçüncüde hâlâ anlamıyorsak… Artık mesele doğada değil, bizde olur.