Türkiye Cumhuriyeti’nin en eski sınırı olan; İran sınırı 386 yıl önce Bağdat’ın fethi sonrası 1639 yılında yapılan Kasr-ı Şirin Antlaşması ile çizilmiştir. Yani Osmanlı Devleti zamanındaki antlaşma Lozan ile birlikte, aynen devam etmiştir.
İşte bu zaferin kazanılmasında emeği olan kahraman komutanın ve savaşın kısa anlarını anlatalım:
“Evet Osmanlı, İran çekişmesinin 154 yıl bitmek üzeredir. Osmanlı Ordusu Bağdat’ı kuşatmıştı… Tarihler 22 Aralık1638’i gösteriyordu. IV. Murat otağında asabî adımlarla dolaşıyordu. Birden durdu, elini belindeki zümrüt işlemeli hançerine atarken:
“Tiz bana vezir-i âzam Tayyar Mehmet Paşa’yı çağırın!” diye bağırdı.
Otağda derhal bir kıpırdama oldu, rikâbdar ağa geri geri çekilerek adeta kaçarcasına dışarı çıktı. Şimdi Sultan Murat derin bir düşünceye dalmıştı… Devletinin gittikçe kaybolan şanını yerine getirmek, doğudan gelen büyük bir tehlikeyi önlemek, Kanunî Sultan Süleyman emaneti Bağdat’ı geri almak için İstanbul’dan buraya büyük bir orduyla birlikte tam 186 günde gelmişti. 38 günden beri de Bağdat kuşatılmış, fakat ne yazık ki henüz bir netice alınamamıştı. Toplar gürlemiş, hendekler kazılmış, sur bedenleri çökertilmiş, yine de Bağdat’a girilememişti. Hünkâr zaman zaman siperleri dolaşmış, askerlerinin cesaretini artırmak için uzun müddet yanlarında bulunmuş; sırtlarını okşamış:
“Göreyim sizi” demişti, “gayret vaktidir, zinhar unutmayasınız.” Padişahın bu teşvik edici sözlerine rağmen Bağdat bir türlü geri alınamamıştı. Onun karakterinde yılmak, kadere boyun eğmek yoktu. Gerekirse kendisi de askeriyle birlikte elde kılıç çarpışacak, ölecek, fakat asla milletinin ümidini sarsmayacaktı. Otağın kapısı aralandı, muhafızlar mızraklarını uzattılar, silahtar ağa hafifçe eğildi; içeriye sadrazam Tayyar Mehmet Paşa girdi, gülümseyerek hünkâra sokuldu, sonra hafifçe geri çekilip karşısında durdu. Sultan Murat vezirini bir müddet süzdü, nihayet dudakları kıpırdadı, gürleyen bir sesle sordu:
“Lala, hendekler doldu askerler yürüyüşe hazır; neden Bağdat’ı alamazsınız?” Tayyar Mehmet Paşa takdirle padişaha baktı, beyaz sakalı hafifçe titrerken:
“Hünkârım, biraz daha sabr olunsun; Allah’ın inayetiyle kısa zamanda şehir ele geçer. Taarruza henüz zaman gelmemiştir; boş yere askerinizi kırdırmayalım.”
Sultan Murat’ın kaşları büsbütün çatıldı; yine sert bir sesle sordu:
“Senin kahramanlığın, cesaretin bu mudur? Sana Tayyar derler ama, namına yazık. Yoksa korkar mısın? Gecikmenin esas sebebini hemen söyleyeceksin.”
Tayyar Mehmet Paşa tekrar gülümsemeye çalıştı, fakat başaramadı; gözlerinden iki damla yaş beyaz sakalına doğru süzülürken:
“Bin Tayyar bu devlete kurban olsun!” dedi, “Ben canımı vatanıma feda etmişim, Tayyar kulun ölmekle bir şey eksilmez; yeter ki Rabbim hemen kaleyi bize bağışlasın.”
“Tiz askerlerin başına geç; tedbirini al. Bağdat’ı senden hemen isterim!”
Daha fazla konuşmadılar; üzgün fakat metin adımlarla otağdan çıkan Tayyar Mehmet Paşa gece sabaha kadar uyumadı. Ulaklar durmadan paşa ve beylere emirler götürdü. 23 Aralık 1638 Perşembe günü sabahı güneş bir mızrak boyu yükselirken Osmanlı ordusu her koldan hücuma geçti. Tayyar Mehmet Paşa elinde kılıcı, göğsünde imanı, Ak-Kapı tarafındaki askerinin başındaydı… “Allah, Allah” sesleri dalga dalga kale bedenlerini aşıyor, kulaklarda çınlıyordu:
“Ha gayret yiğitlerim, durman kurtlarım!” Tayyar Paşa haykırıyor, bir ceylan çevikliğiyle surlara tırmanıyor, askerlerinden evvel karşısına çıkanı deviriyor, adeta ölümle alay edercesine ilerliyordu. Onu gören serdengeçtiler, fedailer arkasından yetişebilmek için büyük bir gayret sarf ediyor, fakat yine de önüne geçemiyorlardı… Kuleler alındı, burçlar zapt edildi, artık zafer tamamlanmak üzereydi. Bu azme, bu cesarete hiçbir kuvvet dayanamazdı. Ne yazık ki zalim ölüm birdenbire elini uzatıverdi. Tayyar Mehmet Paşa bir kılıç darbesiyle karşısındakini yere sererken serseri bir kurşun sekti ve onun tertemiz alnına gömülü verdi. Tayyar Paşa sendeledi, Tayyar Paşa başladığı işi yarıda bırakmak mecburiyetinde kalan bir insanın üzüntüsüyle acı acı gülümsedi:
“Hünkârım” diye fısıldadı, “Tayyar kulun korkmaz, hiç korkmaz. Bu devlet uğruna nice nice Tayyarlar feda olsun…” Sonra dizleri burkuldu, düşmemek için tutunacak bir yer aradı, bulamadı, nihayet kendini ölümün kucağına bırakıverdi… Arkasından yetişenler onu kollarının arasına aldıkları zaman kılıcı hâlâ elindeydi. Tayyar Mehmet Paşa’nın ölüm haberini Sultan Murat’a getirdikleri zaman evvela inanmak istemedi, sonra dudakları titremeye başladı, hıçkırıklarını bile zapt etmeye çalışmadan:
“Tayyarım” diye inledi, “çok yazık oldu sana; Bağdat gibi yüz kaleye değerdin. Üzdüm seni, bağışla beni.” Tayyar Paşa’nın bıraktığı yerden yeni sadrazam Kemankeş Mustafa Paşa başladı; ertesi gün Bağdat alındı. Onlara surlarda ışıl ışıl parıldayan o kılıç yol göstermişti…
Tayyar Mehmet Paşa, elinde kılıcıyla düşmana saldırırken şehit düşen ilk sadrazamdır. Onu, eski Bağdat valilerinden babası Mustafa Paşa’nın kabrinin ayak ucuna gömdüler.”
Kısacası: başarmak için; inanmanın, kararlı olmanın, disiplinli olmanın en güzel örneğini şehit sadrazam Tayyar Mehmet Paşa göstermiştir. Evet; Tayyar Mehmet Paşa, Türkiye-İran sınırının çizilmesine vesile olan sadrazamdır.