KADIN CİNAYETLERİ BİR ÜLKENİN RUH HARİTASIDIR, BU HARİTA EŞİTLİKLE YENİDEN ÇİZİLMELİ

“Büyürken erkek çocuğa ne öğrettik ki, büyüyünce ne bekliyoruz?”

Her gün bir kadın öldürülüyor. Her gün bir haber başlığı, bir fotoğraf, bir "bu son olsun" temennisi. Oysa olmuyor. Türkiye’de yıllık kadın cinayeti oranı 300 ila 400 arasında seyrediyor. Bu, savaş bilançosu gibi bir sayı, her gün bir kadının sırf var olduğu için hedef alındığı bir karanlık düzenin göstergesi. Üstelik bu cinayetlerin ardında sadece "öfkeli" erkekler değil; çocukluktan itibaren işlenen cinsiyetçi kodlar, kutsanmış erkeklik ve bastırılmış kadınlık yatıyor.

“Benim Olan Benimdir” Algısı

Birçok failin ortak özelliği, kadınları bir birey olarak değil, “sahip olunabilir bir varlık” olarak görmesidir. Bu sahiplenme duygusu, çocukluktan itibaren erkeklere işlenen bir kod gibidir. “Ağlama, erkek adam ol”, “abla yapsın”, “oğlum sen yapma, ben yaparım” gibi söylemlerle erkek çocuklar duygu körlüğü, empati eksikliği ve aşırı sahiplenici zihin yapısıyla büyütülür. Duygularını bastırmayı öğrenen bir erkek, kontrolü kaybettiğinde şiddeti bir çözüm olarak görür.

Ayrıca psikoloji literatüründe sık geçen “aşırı annelik” figürü, erkek çocuğa sağlıksız bir özgüven aşılıyor. “Sen özelsin, sana kimse hayır diyemez.” Bu, özellikle red, ayrılık ve sınır koyma durumlarında yıkıcı narsisistik öfkeye dönüşüyor ve sonuç kadın cinayeti. Boşanmayı, ayrılığı kabul edemeyen bunu tarihi bir yenilgi gibi gören bir zihniyet ya da boşandıktan yıllar sonra evlenip başka bir yuva kuran eski eşin öldürülmesi, ya benimsin ya toprağın dürtüsü.. “Senin gibi erkek bir tane daha yok” diye devam eden bir yüceltme maratonunun içine attınız biz erkekleri. Üstelik bu şişirme yalnızca sözde kalmadı, sünnet düğünleriyle taçlandı. Adeta küçük bir prenslik töreni. Beyaz at, mehter takımı, altın takı yağmuru, konvoy, havai fişekler... Bir uzvun ucu kesiliyor ama sanki taht veriliyor! Oğlan sünnet oluyor, babası gururlu, annesi duygulu, halalar, dayılar tebrik kuyruğunda. Erkek çocuk yetiştirmek mi, tahta aday yetiştirmek mi.. Belli değil.

Erkek çocukların “adam” olma törenleri düğünle kutlanırken, kız çocukları regl olduğunda hâlâ annesi tarafından gizlice bakkaldan ped almayı öğreniyor. “Kocaman kadın oldun artık” deniyor ama kadınlık burada bir zafer değil, bir tehdit gibi sunuluyor. Çünkü kadın olunca artık "sakınman gereken" bir varlığa dönüşüyorsun. Onlar adet gördüklerinde ne oluyor? Sessizlik. Bir utanç fısıltısı. “Aman baban duymasın”, “Kimseye söyleme”, “Artık dikkatli ol.” Kadınlığın bu kadar bastırıldığı, erkekliğin ise böylesine abartıldığı bir kültür, şiddeti kaçınılmaz kılıyor. Üstelik bu şiddet bazen yalnızca fiziksel değil; psikolojik, ekonomik, dijital ve sembolik olarak da karşımıza çıkıyor.

İşte bir tarafın varoluşu alkışlarla kutlanırken, diğer tarafınki gizemli bir günah gibi örtülüyor. Ve sonra bu iki çocuk büyüyor. Biri özgüvenle, diğeri utançla. Ve büyüdüklerinde "erkek" artık sahip olduğunu korumaya çalışıyor, "kadın" ise hala görünmemeye. Erkek çocuğa “sana feda olsun kızlar” denirken, kız çocuğuna “çok konuşma”, “bacaklarını kapat”, “erkeklerden uzak dur” deniyor. Böyle bir toplumda kadınlar sevilmiyor, sahipleniliyor ve sahip olunan şey kaybedilirse erkek “namusu” kurtarıyor (!)

Kadın cinayetleri bu yüzden sadece "kıskançlık krizi" değil; çocukluktan itibaren işlenen toplumsal kodların patlamasıdır. Erkek terk edildiğinde “delikanlı” kırılır, kadın terk edildiğinde “hak etmiş olabilir.” Bu çifte standardın ortasında, erkek cinnet geçirip kadını öldürdüğünde hâlâ “çok seviyordu” denilebiliyor. Sevgiyle cinayet arasında nasıl bir bağ kurabildik, gerçekten akıl alır gibi değil. Kadın cinayetlerinin arkasındaki en görünmeyen fail; iyi niyetli ama sistematik olarak yanlış kodlanmış annelerdir. Kusura bakmasınlar ama "oğlum yapmaz", "kadın akıllı olsaydı bunlar olmazdı" cümleleriyle büyütülen erkek çocukları, bir gün gerçekten yapıyor ve iş işten geçmiş oluyor.

Toplumsal yapı olarak hâlâ ataerkil kodlara göre yaşıyoruz. Erkek çocuğun önceliklendiği, kız çocuklarının “namus” üzerinden kontrol edildiği, aile içinde kadının hizmet rolüyle özdeşleştirildiği bir kültürden söz ediyoruz. Bu kültürde kadın ne zaman bireyleşmeye kalksa, erkek kendini tehdit altında hissediyor. Batı toplumlarında 10-12 yaşında izci kamplarına giden erkek çocuk, duygusal olarak ayrışmayı, birey olmayı, sorumluluk almayı öğreniyor. Türkiye’de ise erkek çocuk genellikle annesinin eteklerinin gölgesinde büyüyor. Bu bağımlı yapının üzerine erkekliğin kutsanması eklendiğinde ortaya “kendi hayatı üzerinde kontrolü olmayan ama başkalarının hayatı üzerinde otorite kurmak isteyen” bir profil çıkıyor. O ataerkil yapı anaerkile doğru evriliyor ama yanlış bir vektörde. Buradan annelerimize birkaç cümle kurmak istiyorum.

Erkek çocuğunuza sınır koymaktan korkmayın. Ona “sen özelsin ama başkası da özel” diyebilin. Yoksa ileride sadece kendi konforunu düşünen, terk edilince öfkeyle patlayan biri olur.

Ev işine dahil olmayan bir erkek çocuk, bir kadınla hayatı paylaşmaya da hazır değildir. “Oğlum yapamaz, ev işine karışmaz” diyerek onu evin misafiri yaparsanız, o da evlenince kadını hizmetli zanneder. ‘Oğlum adamsın, erkek adam ağlamaz’ demeyin. Duygularını bastırmayı öğrenen çocuk, yıllar sonra o duyguları öfkeye dönüştürür. Bu öfke bir gün fiziksel şiddete dönüşebilir. Erkek çocuklarınıza kız çocuklarından üstün olmadıklarını anlatın. Kardeşinin tabağını toplayan oğlunuza “Aferin!” deyin. Hizmeti cinsiyetle sınırlamayın. Bırakın odaları dağılsın ama siz sakın toplamayın. Annelere çağrım; erkek evladınızı "annelik, erkeklik ve toksik bağlılık" üçgenine mahkum etmeyin.

Oğlunuz sizinle gurur duysun istiyorsanız, onu bir kadına yük olmayacak şekilde büyütün. Onu krallığa değil, ortaklığa hazırlayın. Tahta değil, masa başına, omuz omuza yaşamaya.

Meşhur Gelin-Kaynana Çatışması…

Şimdi işin bir başka ironik boyutu da şu; Erkek evladı evlenince Kadın kadına savaş başlıyor. Erkek çocuğunu “prens” gibi büyüten anne, bir gün oğlu evlendiğinde, o tacı kimseyle paylaşmak istemiyor. Gelin geldiğinde artık sarayda iki kraliçe var. Ama sadece bir taht. Böylece bu çatışma “kimin sözünün geçtiği” üzerinden değil, aslında yıllarca üzerine inşa edilen bir erk yapısının yıkılması üzerinden yaşanıyor. Kaynana oğlunu paylaşamıyor. Gelin eşini özgürleştiremiyor. Arada kalan erkek, ya annesinin devamı oluyor ya da evliliğin faili. Preslenmiş saç gibi dolaşıyor ortalıklarda.

Bir Devrim, mutfağın içinden başlar

Kadın cinayetlerini önlemek istiyorsak işe erkek çocuklarını daha sağlıklı, eşitlikçi, empatik bireyler olarak yetiştirmekten başlamalıyız. Bu da mutfaktan, çamaşır makinesinden, birlikte ağlamaktan, birlikte empati kurmaktan geçer.

Aile bazlı önlemler olarak neler yapılabilir?

Evlilik öncesi eğitimlerde öfke kontrolü, eşitlikçi roller, şiddet tanımı ve çözüm yolları anlatılmalı ve aile danışmanlık merkezleri yaygınlaştırılmalıdır. Erkeklere yönelik rehabilitasyon programları planlanırken, şiddet eğilimli bireylere zorunlu psikolojik destek, öfke kontrolü eğitimi ve takibi yapılmalıdır. Ailede erkek çocuklara "ayrıcalıklı birey" algısı verilmemesi için ebeveyn eğitimi düzenlenmeli ve kız çocuklarının özgüveni desteklenmelidir.

Şiddet görmüş kadınlar için Kadın sığınma evleri yeterli sayıya ulaştırılmalı, gizlilik ve güvenlik en üst düzeyde sağlanmalıdır. Aynı zamanda ekonomik ve psikolojik destek sunulmalıdır.

Sosyolojik tedbirler açısından konuyu ele aldığımızda ise;

İlkokuldan üniversiteye kadar müfredata, erkek-egemen zihniyeti sorgulayan, kadını birey olarak tanıyan dersler konulmalıdır. Kadını aşağılayan, nesneleştiren dizi, program ve haber dili yerine toplumsal duyarlılığı artıran yayın politikaları teşvik edilmeli, denetlenmelidir. Kadının ekonomik bağımsızlığı, şiddet döngüsünden çıkmasını kolaylaştırır. Devlet destekli istihdam projeleri, kreş imkânları ve girişimcilik destekleri sağlanmalıdır. Kadınların karşılaştığı yapısal eşitsizlikler ve şiddet biçimlerine dair kamu spotları, afişler, eğitimler yaygınlaştırılmalıdır.

Kriminal Açı: Suçun Cezasızlığı

Ülkemizde maalesef Adalet sistemi kadını korumakta yetersiz. 6284 sayılı yasa, koruma kararları, uzaklaştırmalar kağıt üstünde var ama uygulanmasında ciddi boşluklar var. Kolluk kuvvetlerinin duyarsızlığı, hâkimlerin indirim uygulamaları, cezaların caydırıcı olmaması kadına şiddeti önlemiyor. Kadın katillerine uygulanan "haksız tahrik", "iyi hal indirimi", kamu vicdanını yaralarken potansiyel faile şu mesajı veriyor: “Yeterince düzgün giyinirsen, düzgün konuşursan, indirim alırsın.” Araya da bir iki aldatma iması koydun mu..3-5 ay yatar çıkarsına dönüyor olay. Ya da en korkuncu, bazı cinayetlerin ardından fail serbest bırakılıyor. Kadınlar öldürüldükten sonra değil, öldürülmeden önce korunmalı. Bu basit ama hâlâ uygulanmayan bir gerçek.

Elektronik kelepçe uygulamasının genişletilmesi gerekli. Şiddet riski taşıyan erkekler, özellikle uzaklaştırma kararı alınanlar elektronik olarak izlenmelidir. Kadınların kolayca yardım isteyebileceği gizli/anonim ihbar hatları, mobil uygulamalar, hızlı müdahale ekipleri oluşturulmalıdır. ALO 183 Kadın ve Aile Destek Hattı iyi bir örnektir. Kadınların şiddet gördükleri anlarda veya tehlike altında oldukları durumlarda hızlı ve etkili yardım alabilmelerini sağlamak amacıyla telefonlara indirilen ücretsiz uygulama olan KADES “Acil Yardım” butonuna basılmasıyla ve anında konumu ile birlikte polis ve jandarmaya bildirim göndermekte ve hali hazırda kullanılan bir sistemdir. Bu uygulamada sorun yok ama polisin sağladığı anlık koruma süreç boyunca devam edebilmelidir. Polis, jandarma, hâkim ve savcılar kadına yönelik şiddet konusunda duyarlı, bilgili ve ön yargısız hareket etmelidir.

Türkiye, kadın cinayetleriyle mücadelede bu tür teknolojik ve yasal araçlarla adım atıyor ancak uygulamanın başarısı; toplumdaki bilinçlenme, kolluk kuvvetlerinin etkin müdahalesi ve yargı sisteminin kararlılığıyla doğrudan bağlantılıdır. Kadın cinayetleri sadece bireysel değil, sistemik bir sorundur. Devlet bu konuda sadece cezalandırıcı değil, önleyici, eğitici ve dönüştürücü rol oynamalıdır. Sosyal politikalar, aile yapısı, eğitim ve yargı sistemi eş zamanlı olarak ele alındığında etkili bir mücadele mümkündür. Bu sadece kadınların değil, toplumun tamamının güvenliği ve refahı için gereklidir.

Ama öncelikle;

Erkekliğe yüklediğimiz anlamı yeniden tanımlamalıyız. Erkek çocukları birey olarak yetiştirilmeli. Empati, duygu ifadesi, sınır ve özgürlük kavramları küçük yaşta öğretilmeli ve Kadın-erkek eşitliği, eğitimin temeline yerleştirilmelidir. Erkeklik kılıçla, düğünle, havaya silah atmakla, bağırmakla değil; duygularla, sorumlulukla, empatiyle ölçülmeli. Kadınlığın üzerindeki utancı kaldırmalıyız. Regl olmak, kahkaha atmak, sokakta yürümek utanılacak şeyler değil; insani gerçekliktir. Kız çocuklarına özgüven, erkek çocuklara sorumluluk verilmeden toplum düzelmez. Adalet sistemini ciddiyetle ele almalıyız. Suç cezasız kaldıkça şiddet artar. Medyada kullanılan dil dönüştürülmeli. Kadın cinayetlerini romantikleştiren, “aşk uğruna” işlenmiş gibi sunan anlatılar son bulmalı. Kadın cinayetleri ne bir tesadüf ne de bireysel sapmaların değil bir toplumsal kurgunun mantıksal sonucudur. Ve o kurgu, küçük yaşta başlar. Bir çocuğa kılıç verirken diğerine “sus” demekle başlar.

Kadın cinayetlerinde suçlu bir adam değildir yalnızca.

Suçlu, onu öyle yetiştiren sistemdir. Suçlu, sustuğumuz her cümlede gizlidir. Suçlu, oğlu ağlayınca “geçer” deyip kızına “sus” diyen dildir. Suçlu, o çocuğun gözlerinin içine “hayır demeyi de hayır duyabilmeyi de öğrenmelisin” demeyen annedir, babadır, öğretmendir, toplumdur.

Kadın cinayetlerini konuşmaya devam edeceğiz. Ama artık istatistik değil, değişim konuşulsun istiyoruz. Kadınlarını koruyamayan bir toplum yarınını koruyamaz.