Geçtiğimiz gün mutfakta bir kavanoz kapağını açmaya çalışırken, kendi kendime “hayat da bazen böyle değil mi?” diye düşündüm. Ne kadar çevirsen de bir türlü açılmıyor, o an sinirle bırakıyorsun, beş dakika sonra gelip bir bezle hafifçe çevirince çat diye açılıyor. Hayatın bazen küçük bir zamana, bazen de başka bir tutuşa ihtiyacı varmış meğer.
Gündem dediğimiz şey de böyle bir şey artık. Her gün açılan yeni bir konu, patlayan bir balon gibi… Dün herkes Ay’a çıkarken bugün herkes yapay zekâ ile konuşuyor; yarın muhtemelen Mars’ta kahve dükkanı açan ilk insanı konuşacağız. Gündem bir nevi rüzgarla hareket eden rüzgâr gülü gibi: döner ama nereye gideceği belli olmaz.
Sosyal medya da cabası… Bazen bir kedinin gülümsemesi milyonların gününü aydınlatıyor, bazen bir limonun yanlış kesilişi bile büyük tartışmalara neden olabiliyor. İnsan, “Bu kadar çok şey olurken, ben ne yapıyorum?” diye sormadan edemiyor. Oysa çoğu zaman ihtiyacımız olan tek şey, çay koyup pencerenin kenarına oturmak belki de. Bırak gündem kendi kendine dönsün, biz biraz soluklanalım.
Metrobüste karşılıklı oturan insanların yüzüne bakınca hep aynı soru dönüyor kafamda: Bu kadar farklı hayat, bu kadar benzer yorgunluk nasıl mümkün? Belki hepimiz, görünmez bir iplikle aynı yorgun rüyaya bağlanıyoruz. Kimimiz ayakta, kimimiz oturarak ama hepimiz bir yere yetişmeye çalışıyoruz. Ve o yetişmeye çalıştığımız yer, çoğu zaman tam da olduğumuz yerden başka bir yer değil.
Hayat kavanoz kapakları gibi bazen sıkışıyor. Kimi zaman açmak için gücümüz yetmiyor. Ama belki de biraz beklemek, tutuş açısını değiştirmek ve en önemlisi sabretmek gerekiyor. Çünkü çoğu şey zamanla oluyor. Hem ne demiş eskiler: “Zaman her şeyin ilacıdır, ama kavanoz kapağını açmazsa sıcak suyu dene.”
Haftaya görüşmek dileğiyle sevgilerimle hoşçakalın.