KELİMELER İNSANI İYİLEŞTİRİR Mİ, YOKSA YARALAR MI?

Aslında ikisi de aynı kalemin ucundan damlar. Kelimeler, ruhun hem neşteri hem merhemidir. Hangi eli tutacağına, hangi niyetle yola çıkacağına göre değişir kaderi.

Bir kelime gelir, en güvenli sandığın limanda demir atar göğsüne; sıcacık bir omuz gibi yaslanır boşluklarına. "Geçecek" der, "buradayım" der; insanın içindeki o kimsesiz çocuk doğrulup ayağa kalkar. Şifa olur, kanayan yeri sarıp sarmalar.

Ama bir başka kelime de vardır ki, kör bir bıçak gibi saplanır insanın en yumuşak yerine. Ne bir iz bırakır dışarıdan bakıldığında ne de bir ses çıkarır düşerken; içeride, en derinde sessiz bir yangın başlatır. Hoyratça sarf edilmiş tek bir cümle, bütün bir ömür boyunca taşıyacağın ağır bir kambur olur omuzlarında.

Oysa kelimeleri yalnızca "iyileştiren" ya da "yaralayan" gibi iki dar uca sıkıştırmak, o dipsiz okyanusa haksızlık olur. Kelimeler sadece iyileştirmez ya da yaralamaz; kelimeler inşa eder, yıkar, bağışlar, sürgün eder, evine döndürür.

İnsan bazen öyle bir cümle kurar ki, kendi yazdığı cümlenin altında kalır, enkazını kaldıramaz. Bazen de öyle bir harf dökülür ki dudaktan, yıllardır kilitli duran bütün kapılar birden aralanır.

Kendi yaralarımızı da başkalarının açtığı ya da kapattığı o ses haritalarında ararız. Öyleyse geriye tek bir hakikat kalır: İnsan, diliyle hem yıkar hem inşa eder dünyasını. Peki, biz hangi harfi seçiyoruz taşımaya? İyileştiren bir nefes mi, kanatan bir kesik mi, yoksa kilitli kapıları açan o sessiz anahtarı mı?