İnsan, hayatının hangi noktasında kendi hikâyesinin kahramanı olmaktan vazgeçer? Ne zaman başkalarının belirlediği rollere razı gelir, ne zaman kendi hayallerini erteler ve ne zaman elindeki kalemi başkasına teslim eder? Belki de en büyük kayıp, insanın kendisini kaybettiğini fark etmeden yaşamaya devam etmesidir.
Hepimizin bir hayatı, bir hikâyesi ve o hikâyenin içinde üstlendiği roller var. Kimi zaman birilerinin beklentilerini karşılamak, kimi zaman eleştirilmekten korkmak, kimi zaman da başarısız olma ihtimalinden kaçmak uğruna kendi isteklerimizi susturuyoruz. Sonra bir bakıyoruz ki yıllar geçmiş, başkalarının hayallerine yer açarken kendi hayallerimize bir türlü sıra gelmemiş. Oysa hayat, yalnızca başımıza gelenlerden ibaret değildir; başımıza gelenler karşısında ne yapmayı seçtiğimizle de şekillenir. Kendi hayatının senaryosunu yazmaya üşenenden lider olmaz. Çünkü liderlik, yalnızca insanlara yön göstermek, karar vermek ya da kalabalıkların önünde yürümek değildir. Gerçek liderlik, önce insanın kendisine yön verebilmesidir.
Kendi zaaflarını tanıması, hatalarıyla yüzleşmesi, sorumluluklarını üstlenmesi ve gerektiğinde herkes başka bir yöne giderken kendi doğrularının arkasında durabilmesidir.
Kendi hayatında karar almaktan kaçan, her adımında başkasının onayını bekleyen, başarısızlık ihtimalini bahane ederek yerinde sayan biri, başkalarına nasıl yol gösterebilir ki? Elbette hiç kimse kusursuz değildir. Kendi hayatının yazarı olmak, her şeyi kontrol etmek ya da hiç hata yapmamak anlamına gelmez. Bazen yanlış bir cümle yazar, bazen bir sayfayı baştan başlatır, bazen de bütün hikâyeyi değiştirmek zorunda kalırız.
Önemli olan, kalemi yeniden elimize alabilmektir. Üstelik insanın kendi hikâyesini yazması, başkalarının hikâyesini küçümsemesini gerektirmez. Tam tersine, kendi sorumluluğunu bilen insan başkasının iradesine de saygı duyar. Çünkü bilir ki hiç kimse bir başkasının hayatını onun yerine yaşayamaz. Ne var ki bazı insanlar kendi hayatlarını yönetmek yerine başkalarının hayatlarını yönetmeye heveslidir. Herkesin ne yapması gerektiğini bilirler; fakat sıra kendilerine geldiğinde aynı cesareti gösteremezler. Başkalarına öğüt verir, başkalarının hatalarını sıralar, başkalarının yollarını eleştirirler. Kendi hayatlarının önündeki engelleri kaldırmak ise hep yarına kalır. Oysa insanın en uzun yolculuğu, kendisine doğru yaptığı yolculuktur.
Bu yolculukta unvanlar, makamlar, alkışlar ve kalabalıklar bir yere kadar anlam taşır. Asıl mesele, insanın kendisiyle baş başa kaldığında hayatına dair verecek bir hesabının olmasıdır. Ne istediğini bilmesi, neye inandığını sorgulaması ve seçtiği yolun sorumluluğunu taşımasıdır. Çünkü başkalarının gözünde güçlü görünmekle gerçekten güçlü olmak aynı şey değildir. Gerçek güç, gerektiğinde yeniden başlayabilmekte; gerçek cesaret, insanın kendi eksikleriyle yüzleşebilmesinde saklıdır.
Ve gerçek liderlik, önce kendi hayatının sorumluluğunu almaktan geçer. Belki bugün istediğimiz yerde değiliz. Belki hayallerimizin bazıları yarım kaldı, bazı kararlarımız gecikti, bazı fırsatlar elimizden geçti. Fakat henüz nefes alıyorsak hikâyemizin son cümlesini yazmış sayılmayız. Yeter ki hayatımızın yönetmen koltuğunda başkalarını oturtmaktan vazgeçelim. Herkes kendi hikâyesinde başrol olabilir ama herkes kendi hikâyesinin sorumluluğunu almaya cesaret edemez. Şunu asla unutmayın; kendi hayatının yazarı olamayan, başkasının hikâyesine liderlik yapamaz.